Türkiye'nin ilk gençlik hareketleri

Yayın Tarihi : 12 Mart 2014
12364
Cumhuriyetin kurulmasından bu yana Türkiye'de birçok gençlik hareketi oldu. Gençliğin hem kendi haklarına, hem de toplumun değerlerine nasıl sahip çıktığını gösteren ilk üç hareketi sunuyoruz...


Cumhuriyetin ilanından bugüne gelinceye kadar Türkiye'de pek çok gençlik hareketi olmuş, gençler büyük milli davalarda seslerini duyurmak için miting ve yürüyüşler yapmıştır. Bu miting ve yürüyüşler,Türk gençliğinin milli davalardaki tutumunu bütün dünyaya haykırmasına vesile olmuştur. Bu gençlik hareketlerinin sayısı pek kabarıktır. Biz bunlardan ilk üçünü anlatmakla yetineceğiz.

Cumhuriyetin ilanından sonraki ilk gençlik hareketi 16 Kasım 1924 günü İstanbul'da olmuştu. Üniversiteli öğrencilerden tramvaylarda yarım ücret yerine tam ücret alınmasından çıkan bir tartışma, daha sonra gittikçe büyüyerek iki öğrencinin yaralanması ve tramvay şirketinin Metrohan'da bulunan merkezinin, üniversiteli öğrenciler tarafından basılıp tahrip edilmesiyle son bulmuştu.

YARIM BİLET HAKKI SÖKE SÖKE ALINDI

Olayın sebebi, o yıllarda henüz yabancıların (Belçikalılar) elinde bulunan İstanbul Tramvay Şirketi'nin, tramvaylarda öğrencilere indirimli tarife uygulamayışı idi. Cumhuriyet ilan edileli 1 yıldan fazla zaman geçmiş, yabancı devlet ve şirketlere verilen imtiyazlar henüz ortadan kaldırılmamıştı. Birçok şirket, halkla olan münasebetlerini hala eski günlerde olduğu gibi yürütmekte direniyordu. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk gençlik hareketi, öğrencilerin tramvaylarda yarım biletle seyahat etme hakkı için yapılmıştı.İstanbul Tramvay Şirketi de, Cumhuriyet hükümeti ile olan sözleşmesinde aksinin yer almasına rağmen öğrencilerden tam bilet ücreti istiyor, öğrencilerin çeşitli makamlara yaptıkları şikayetler olumlu bir sonuç vermiyordu. Kasım ayı içinde bu yüzden tramvaylarda sık sık tartışmaların çıktığını, bu tartışmaların çok zaman kavgaya kadar vardığını gören ilgililer bunu önlemek amacıyla her tramvaya bir sivil polis koydurtmuşlardı. Ancak bu polislerden birisinin 16 Kasım günü iki öğrenciyi yaralaması, meselenin gittikçe büyümesine yol açtı.

Olayın başlangıcı...

15 Kasım günü üniversiteli gençler İstanbul'un muhtelif semtlerinden tramvaylara binerek şirketin kendilerinden tam ücret almasını protesto etmek istediler. Bunlar arasında Harbiye'den binen 3 tıp öğrencisi yarım biletle gitmek istediklerini söylüyorlar, biletçinin ısrarlı isteğine ise olumsuz cevap veriyorlardı. Bu yüzden çıkan münakaşa gittikçe büyüdü, olay yerine gelen tramvay işçileri ile gençler arasında kavga çıktı. Olay anında ortalığı yatıştırmak için araya giren Hayreddin adlı polis memurunun iki öğrenciyi ve bu arada bir gazeteciyi tabancayla yaralaması gençlik arasında büyük bir infiale sebep oldu.

İstanbul Tramvay Şirketi'nin merkezinin bulunduğu Metrohan'ın eski bir görüntüsü...Kulaktan kulağa bir çığ gibi büyüyerek yayılan söylentiler, öğrencileri harekete geçirdi. Arkadaşlarının yaralanmasına öfkelenen gençler, 16 Kasım günü bunu bir yürüyüşle protesto etmek istediler ve daha sonra büyük bir kalabalık, büyük bir kitle halinde tramvay şirketinin Metrohan'da bulunan merkezini bastılar. Olayın öğle tatiline rastlaması yüzünden şirket merkezinde kimse yoktu. Bu yüzden öğrenciler kısa bir süre içinde şirket merkezinin altını üstüne getirdiler. Binada kendilerine karşı koyacak kimsenin olmayışı ise muhtemel can kaybını veya yaralanmaları önledi.

Polisin ifadesi

İki öğrenciyi yaralıyarak olaylara yol açan polis memuru Hayreddin ifadesinde şunları söyledi:

- «... Ben hiç bir zaman talebeye ateş etmedim. Böyle bir şeyi hatırımdan bile geçirmem. Harbiye önünde talebe galeyan halindeydi. Ben de vazife ile orada bulunuyordum. Bilmem nasıl oldu, birdenbire üzerime hücum ettiler. Beni aralarına aldılar, feci halde dayağa başladılar. Talebenin ortasında kaldım. Mütemadiyen sıkıştırıyorlardı. Tam bu sırada nasıl oldu bilmem, cebimde bulunan tabanca ateş aldı. Aklım başımdan gitti. Talebe derhal üzerime yürüdü. Kaçmak mecburiyetindeydim. Kendimi Harbiye mıntıkasına zor atabildim.»

Yapılan tahkikat sonunda bu ifadenin gerçek olmadığı anlaşıldı. Bir tabancanın kendiliğinden arka arkaya üç kere ateş alması mümkün değildi. Bu yüzden Polis Hayreddin'e işten el çektirildi.

Darülfünun Emini İsmail Hakkı Baltacıoğlu, gençleri haklı bulmuştu...Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Emini (Rektör) İsmail Hakkı Bey (Baltacıoğlu), kendisiyle görüşen gazetecilere, olaydan büyük üzüntü duyduğunu, öğrencilerin isteklerinde haklı olduğunu belirttikten sonra şöyle konuşmuştu:

- «... Çarşamba sabahı üç Tıbbiyeli talebenin tramvaya nısıf ücret vermek istemesi üzerine zuhur eden hadiseden beni polis müdürü haberdar etti. Beş, on dakika sonra olay yerine gittim. Talebenin isteğinin meşru olduğunu gördüğüm için vaktiyle şirket nezdinde teşebbüste bulunmayı lüzumlu addettim. Ve şirket merkezine, selahiyettar bir memuru Darülfünun'a göndermesini bildirdim. Gelen memurlarla yarım saat kadar görüştüm. Her memlekette Darülfünun talebesine bu gibi kolaylık gösterilmesinin tabii olduğunu ve bu kolaylığın şirket tarafından memleket gençliğine bir hizmet teşkil edeceğini ve bilahare zuhur edebilecek herhangi bir vak'a sebebiyle bana vaki olacak müracaatı kabul etmeyeceğimi, çünkü bu talebin haklı olduğuna benim de kanaatim bulunduğunu söyledim. Bunun üzerine şirket tarafından derhal kolaylık gösterileceğini ümit ediyordum. Maalesef böyle olmadı...»

Aynı hikaye: Bu, istikrara darbedir!

Olaylardan sonra bir açıklama yapan şirketin genel sekreteri, hükümetle olan anlaşmalarında öğrenciye yarım ücret uygulanması hakkında bir madde bulunmadığını ısrarla belirttikten sonra:
- «Linç kanunu dünyanın hiç bir yerinde cari değildir. Şirketin kuvvet ve cebir karşısında itaat edeceğini zannetmek hatadır. Talebenin galeyanından şikayet etmek istemiyoruz. Biz burada bir kanunu müdafaa ettik. Bizi endişeye düşüren mesele maddi zarar değil, manevi zarardır. Türkiye'nin ecnebi sermayeye ihtiyacı vardır. Bu sermaye ise ancak Türkiye'de istikrarlı bir vaziyet hasıl olduktan sonra gelebilir. Bu hadiseler arzu edilen istikrarın Türkiye'de mevcut olmadığını gösterir ki bu takdirde ecnebi sermayeyi getirmek hatadır.»

Cumhuriyetten sonraki ilk gençlik hareketinin doğmasına yol açan bu mesele Nafıa Vekaleti ile şirket ilgilileri arasında yapılan kısa bir müzakereden sonra olumlu bir sonuca bağlandı ve öğrencilerden tramvaylarda yanm ücret alınması kabul edildi. Böylece siyasi bir yönü olmayan bu gençlik hareketi, bu harekete yol açan isteğin gerçekleşmesiyle hedefine ulaşmış oldu.

WAGON-LITS OLAYLARI

1933 yılı gençlik hareketleri bakımından hayli hareketli bir yıldır. Bu yıl içinde vukubulan iki büyük gençlik hareketinin temelinde milli duygular yatmaktadır.

Gençler, Wagon-Lits firmasını taşlıyor...1933 yılının ilk gençlik hareketi «Wagon-Lits» olayları adıyla bilinmektedir. Bu olaya Wagon-Lits Şirketi'nin Beyoğlu acenta müdürlüğüne atanan Mr. Jannoui adlı şahsın, acentada çalışan bir memura Türkçe konuştuğu için ağır hakaretlerde bulunması ve bir süre işten uzaklaştırması yol açmıştı. Olayı gazetelerden öğrenen Darülfununlu gençler, Türk dilini tahkir eden şirket temsilcisinin bu hareketini protesto amacıyle acenta binasını taşlamışlar, içeri girerek odalarda bulunan büro eşyalarını yerle bir etmişler, daha sonra şirketin Galata'daki acenta binasını da taşlamışlardı.

1933 yılının ilk büyük gençlik hareketine sebep olan olay, 23 Şubat Perşembe günü cereyan etti. O gün, şirketin Beyoğlu'ndaki eski Tokatlıyan Oteli'nde bulunan acentası çok kalabalıktı. Müşterilerden biri gidiyor, biri geliyor, hepsi memur Naci Bey'den aynı cevabı alıyorlardı. Bu akşamki yataklı trende yer yoktu. Ancak isterlerse bir, iki gün sonraki trenlerde kendileri için yer ayrılabilirdi. Durumu öğrenen bir müşteri ise, mutlaka o akşamki yataklı trenle Ankara'ya gitmesi gerektiğini söylemiş ve yer hususunda ısrar etmişti. Bu aşırı ısrar karşısında Naci Bey, "Belki diğer acentalarda yer bulurum" ümidiyle telefonla Galata acentasını aradı.

Olayın bundan sonrasını 26 Şubat 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde söyle okuyoruz:

- «... Mr. Jannoui'nin de orada bulunduğu anda yapılan bu konuşma Türkçe cereyan etmiştir. Mr. Jannoui diğer memurlara Fransızca olarak şu çirkin sözleri söylemiştir:

- Bu memur böyle nece anırıyor, Türkçe mi? (Mr. Jannoui, daha sonra mahkemede bu sözleri katiyen söylemediğini ileri sürecektir.)

Memurlar bu terbiyesizce suale yalnız:

- Evet, demekle mukabele etmişlerdir.

Müdür Efendi bu cevabı alınca Naci Bey'e hitap ederek:

- Burada resmi lisanın Fransızca olduğunu bilmiyor musunuz? Size sopa ile mi hareket etmeli? diye bağırmıştır.

Müdür Mr. Jannoui'nin bu çirkin hareketinden üzülen Naci Bey kendisine kısaca:

Gençler tarafından taşlanan Wagon-Lits'in Galata şubesi.- Ben Türküm. Memleketimde resmi lisan Türkçe'dir. Hatta siz bile Türkçe öğrenmelisiniz, cevabını vermiştir.

Bu cevap, müdür efendiyi büsbütün hiddetlendirmiştir. Önce kabahatsiz memura 10 lira nakdi ceza vereceğini gene aynı hakaretamiz tavırlarla bildirmiş, Naci Bey'in:

- Niye ceza veriliyor, kabahatim nedir? Memleketimde Türkçe konuşmak hakkımdır, şeklindeki sözlerine karşı cezayı daha da arttırmış:

- Sizi 15 gün için kovuyorum, diye bağırmıştır.

Naci Bey de şapkasını alıp, bir tek kelime bile söylemeden çıkıp gitmiştir. Hadise, hazır bulunan diğer memurları da müteessir ettiği için müdüre gitmişler ve yaptığı hareketin doğru olmadığını, arkadaşları hakkında verilen kararın geri alınmasını temenni etmişlerse de aldıkları cevap şu olmuştur:

-  Ya ben giderim, yahut da o.

Wagon-Lits Acentası'nın bulunduğu Tokatlıyan Oteli'nin eski bir görüntüsü.Olay, Yataklı Vagonlar Şirketi'nin temsilciliğine de aksetmiş, fakat bu küstahlıkla alakadar olabilecek hiç bir hareket görülmemiştir.»

Olay, gazeteler vasıtasıyla halka geniş şekilde duyurulunca, gençler arasında büyük tepkiye yol açtı. Türk dilini, Türkler'i aşağılayan bu zatı protesto amacıyla bir gösteri yapmaya karar verdiler.

«Türkiye'de Türk dili hakimdir»

Olayın bundan sonrasını yine o günün havasını en iyi şekilde en ufak teferruatına kadar veren gazetelerden okuyalım:

- «... Bu hadise üzerine yüksek tahsilde bulunan gençlerimiz, Darülfununlularımız haklı bir asabiyet göstermişler ve bu hareketi protesto için heyecanlı bir nümayiş yapmaya karar vermişlerdir. Talebenin bu kararını işiten Müderris Tahir Bey sınıfları birer birer dolaşarak:

- Böyle bir şey yapmayın, bunun mesuliyeti vardır, demiştir. Fakat talebe verdiği karardan vazgeçmemiştir. Talebeler saat 5'e doğru kafile kafile gelerek, Yataklı Vagonlar şirketinin önünde toplanmaya başlamışlardır. Bu sırada caddede gençlerin toplandığını gören Yataklı Vagonlar şirketi memurları da birer birer çıkıp gitmişlerdir. Bu arada şirket müdürü Jannoui de dışarı fırlamış ve hademelere:

- Derhal kepenkleri indirin diye bağırmıştır. Saat beşi çeyrek geçe, birkaç bine baliğ olan gençler yüzünden tramvaylar gidip gelememiş, seyrüsefer durmuştur. Bu arada talebeden heyecanlı bir genç, duran tramvaylardan birinin basamağına çıkmış:

- Arkadaşlar, Türkiye'de Türk dili hakimdir, diye başlayan ateşli bir nutuk söylemiştir...»

Şirket binası taşlanıyor

Bu gencin, müdür Jannoui'nin Türk dilini tahkir eden sözlerine karşılık veren konuşması, arkadaşlarının heyecanını bir kat daha arttırmıştı. Ara sokaklara varıncaya kadar bütün Galatasaray'ı dolduran gençler - şirket acentası, Galatasaray'da, Tokatlıyan Oteli'nin alt katındaydı - en önde kız öğrenciler olduğu halde ellerine geçirdikleri taşlarla acentayı taşlamaya başladılar. Hınçla sıkılmış avuçlardaki irili ufaklı taşlar, kepenklerin üzerine yağmur gibi yağıyor, çıkan gürültü, gençlerin uğultusu arasında kaybolup gidiyordu.

Binanın önünde bir anda taşlardan yapılmış bir tümsek meydana geldi. Bununla yetinmeyen gençler, daha sonra kapalı olan kepenkleri kaldırarak içeri girdiler. Burada şirkete ait odalarda bulunan eşyalar parça parça edildi. Bu esnada gençlerden biri, duvarda asılı duran Atatürk'ün resmini, «Bu müessese bu resmi asmaya layık değildir» diyerek saygıyla indiriyor ve dışarı çıkarıyordu.

Büyük bir heyecan içinde olmalarına rağmen, aynı binada şirket acentasının hemen yanıbaşında bulunan iki yabancı şirketin bürosunun camlarına bile dokunmayan, en ufak bir hasar yapmayan gençler, dışarı çıkınca, polis ve itfaiye ile karşılaştılar, aralarında bir çatışma başladı.

İtfaiye su sıktı!

Ancak polisin bütün çabalan sonuç vermedi, gençler kurulan barikatı aşarak, itfaiyenin üzerlerine devamlı su sıkmasına rağmen, «Türkiye'de Türk dili hakimdir» diye bağırarak Karaköy'e kadar inip, burada bulunan şirket acentasını da taşladılar. Gençler burada bir an durakladılar, içlerinden,

- Haydarpaşa'ya, Haydarpaşa'ya gidelim, diye bağıranlar oldu.

Gençlik, şirketin Haydarpaşa'da bulunan şubesi önünde de gösteri yapmak istiyordu. Ancak kısa bir görüşmeden sonra yürüyüşü yönetenler buna lüzum kalmadığına karar verdiler ve yollarına devam ederek Atatürk'ün resmini Eminönü Halkevi'ne götürüp bıraktılar.

Olaylardan sonra, sanık oldukları iddiası ile polis tarafından yakalanan 20 genç sorgularından sonra serbest bırakıldı. O zamanın parasıyla şirketin Galata merkezinde 1500, Beyoğlu acentasında ise 3 bin liralık maddi zarar meydana gelmişti.

Bu gençlik hareketinin temelinde Türkiye'yi ve Türkçe'yi bir memurun şahsında hor gören, aşağılayan bir zihniyeti protesto düşüncesi bulunmaktadır. Gençlerin topyekün giriştikleri bu hareket diğer şehirlerde bulunan gençler tarafından da müsbet karşılanmış, çekilen telgraflarla bu duygular açıklanmıştır. Bu da o yıllarda gençlerin nasıl milli bir şuur içinde olduğunu göstermesi bakımından güzel bir örnektir.

Wagon-Lits olaylarının sonunda müdür Jannoui'ye işten el çektirilmiş, yargılanmak üzere mahkemeye verilmişti.

BULGAR MEZARLIĞI OLAYI

17 Nisan 1933 günü devletin yarı resmi haber organı olan Anadolu Ajansı, Sofya muhabirinden aldığı şu haberi radyo ve gazeteler vasıtasıyle Türkiye'ye yayıyordu:

«Bu gece Deliorman'ın göbeği olan Razgrad kasabasındaki Türk mezarlığı, organize edilmiş 200 kişilik bir Bulgar kalabalığı tarafından tahrip edilmiştir. Mezarlık, kasabanın kenarındadır. Mütearrızlar evvela mezarlık bekçisinin barınmakta olduğu kulübeyi yıkmışlar ve Türk halkı heyecan ve korku içinde bekleşirken, tel örgüleri keserek mezarlığa girmişler, bütün taşları yıkmışlar, taze mezarları açmışlar, 150 kadar cenazenin kemiklerini dışarı çıkarmışlardır.

Haberin tepkileri

«Bu pek feci hadise, Deliorman Türkleri arasında derin bir heyecan uyandırmıştır. Türk ahali bugün bütün gece kirlenen ve tanınmaz bir hale gelen mezarlığın kenarına toplanarak ana, baba, kardeş ve evlatlarının harap edilmiş kabirleri önünde ağlaşmaktadırlar.

«Razgrad Müftüsü, cemaat reisi ve Türk halkının imzalarıyla, Bulgar nazırları, parlamentodaki grupların şeflerine, Bulgar gazetelerine telgraflar çekilmiştir.»

Türkiye'deki ilk gençlik hareketlerinin kaynağı olan İstanbul Üniversitesi'nin ana kapısı...Gazeteler ve radyo vasıtasıyla halka intikal eden bu olay ilk anda büyük bir heyecan ve öfke yarattı. Asırlardır Türkler'in müsamahakar yönetimi ile idare edilen, hemen her köşesinde Türk-islam medeniyetinin izlerini taşıyan Bulgaristan'daki bu hareket, Türk düşmanlığından başka hangi sebeple izah edilebilirdi ki? Ancak bu düşmanlığın ölülere değil, dirilere gösterilmesi gerekmez miydi? işte haberi her okuyan, her öğrenen kişi haklı bir infial içinde böyle düşünüyor, gazeteler makalelerinde, «Dünyanın her yerinde Müslüman ve Hıristiyan farkı gözetmeksizin ölülere saygı gösterildiğini» belirtiyor ve bu davranışı şiddetle yeriyordu.

İzinsiz yapılan yürüyüş

Olayın Türkler, üzerinde büyük yankılar yaptığını gören Bulgar hükümeti yetkilileri, resmi bir açıklama ile - kendilerine göre - olayın sebebini izaha çalıştılar. Mezarlık tahribi diye bir şey yoktu. Razgrad Belediye Meclisi, şehrin gittikçe gelişmesi yüzünden, meskun bölge içinde kalan mezarlığın kaldırılması kararını almış ve bu kararı tatbik mevkiine koymuştu.

Bulgar hükümetinin yarı resmi organı olan bir gazetede, bir Bulgar devlet adamının ağzından yapılan bu açıklamada ayrıca mezarlığın kaldırılması için 1929 yılında karar alındığı bildirilmekte ve «Ortada alelade bir zabıta vak'ası vardır. Bu vak'a Anadolu Ajansı gibi yarı resmi bir ajansa izam edilerek bildirilmiştir. Bunun neticesi olarak Türkiye'de umumi efkar heyecana düşmüştür. Verilen haber karşısında bu heyecan pek tabiidir. Halbuki mesele gayet basittir» denmekteydi.

Ancak açıklamalar Türk halk oyunu tatmin etmemişti. Olayın hemen ardından, devrin en büyük öğrenci teşekkülü olan Milli Türk Talebe Birliği yöneticileri, Darülfünun ve yüksek tahsil gençliğinin bu olaya bir mitingle cevap vermek istediğini bildirerek ilgililerden izin istediler. Ancak kendilerine verilen cevap kesin bir «Hayır» oldu. Gençler kararlıydılar, izinsiz de olsa yapacakları bir gösteri yürüyüşü ile hislerini duyuracaklardı. 

Bu karar 20 Nisan günü gerçekleştirildi. Gençler, gruplar halinde önce Maçka'daki Bulgar Konsolosluğu önüne gelerek toplandılar. Gençlerin konsolosluğu tahrip edeceğini sanan polis burada sıkı tertibat almış, konsolosluğu çepeçevre kuşatmıştı. Ancak beklenildiği gibi bir olayla karşılaşılmadı.

Bulgar Mezarlığı'na giren gençler, mezarlara çiçek bırakıp, konuşma yaptıktan sonra ayrıldı.Gençler, konsolosluk önünde konuşan arkadaşlarını dinledikten sonra, önlerinde yürüyüşü organize eden birlik başkanı Tevfik İleri, birlik sekreteri Şükrü Kaya, Adnan Bey (Ötüken) olduğu halde, Feriköy'de bulunan Bulgar Mezarlığı'na doğru yürümeye başladılar. Kalabalık her geçen an bir çığ gibi büyüyordu. Halk büyük bir merakla gençlerin geçtiği yolların iki yanına sıralanıyor, neler olup bittiğini anlamak için bekleşiyordu.

Pangaaltı'da gençlerin karşısına polisler dikildi. O zamanki adıyla «Zabıta Memurları» gençlere:

- Yaptığınız nümayiş kanunsuzdur, dağılın. Dağılmazsanız silah ve cebir kullanmak zorunda kalacağız, diye bağırarak yürüyüşü önlemek istediler. Ancak bütün çabalar sonuç vermedi. Gençler, yapılan ihtarlara, söylenen sözlere kulak asmadılar bile ve barikatı yararak yollarına devam ettiler.

Vahşete karşı çiçek

Gençler Feriköy'deki Bulgar Mezarlığı önüne geldikleri zaman mezarlığın dört bir taraftan polis ve jandarma ile kuşatılmış olduğunu gördüler. Bunlara, gençleri mezarlığa bırakmamak için kesin emir verilmişti. Mezarlığın, Bulgaristan'daki harekete bir karşılık olarak gençler tarafından tahribinden çekinilmekteydi. Ancak gençler jandarma ile karşı karşıya bırakılmalarına rağmen, bu barikatı da bir sel gibi aşarak mezarlığın duvarlarına tırmanmaya başladı. Artık Bulgar Mezarlığı'na giriliyordu.

Evet, gençler birbirlerine yardım ederek, omuz vererek birer, ikişer yüksek mezarlık duvarını aşıyor ve... Ve beklenildiği gibi mezarları tahrip etmiyor, bilakis getirdikleri çelenkleri mezarlara bırakıyorlardı. Vahşete karşı çiçek; Türk gençliğinin asil bir jestiydi bu...

Gençler, burada konuşan arkadaşlarını dinledikten sonra tekrar geldikleri yoldan geri dönmeye başladılar. Ancak Pangaaltı Karakolu önünde bu kere takviyeli olarak gelmiş polisler tarafından yürüyüş durduruldu ve gençlerden dağılmaları istendi. Kalabalık bu isteğe uymayınca polis, «meç» (süngü gibi sadece batırılarak yaralamaya yarayan, kısa, düz ve ensiz kılıç) kullanarak gençleri dağıttı. Bu arada yürüyüşün elebaşısı olarak yakaladığı 80 kişiyi de nezaret altına aldı.

Daha sonra içlerinde MTTB Başkanı Tevfik İleri, birlik sekreteri Şükrü Kaya ile bugünün bazı meşhurlarının bulunduğu bu gençlerin bir kısmı serbest bırakıldı, diğerleri hakkında da «İçtimalar Kanunu'na muhalif hareket ve sükunu ihlal suçlarından» açılan dava, bir süre sonra umumi bir afla düştü.

(Not: Manşet fotoğrafında, Bulgar Mezarlığı Olayı'nda, jandarmayla karşı karşıya gelen gençler görülüyor.)

(Yazı: Ertan Ünal - Hayat Tarih - Nisan 1969)