Türk tarihinde "zehir" ve zehirlenenler

Yayın Tarihi : 27 Kasım 2012
15987
Tarihin en meraklı sahifelerinden biri de şüphesiz tarihte zehir ve zehirlemelerdir. Adnan Giz, bu yazısında, Türk tarihinde kimlerin ne şekilde ve ne zaman zehirlendiklerini etraflı olarak izah etmektedir. Yukarıdaki freks, yavaş yavaş zehirlenerek öldürüldüğü iddia edilen Cem Sultan'ı, Papa'nın huzurunda gösteriyor...

Turgut Özal zehirlenerek mi öldürüldü? Şu an için bunu bilmiyoruz. Ancak Türk tarihinde çok sayıda "zehirleme" olayı var. Aşağıdaki yazı 1950'den... Diline dokunmadan, olduğu gibi naklediyoruz.

**********
İnsanlar, galiba şifalı ilâçlardan önce zehiri keşfettiler. Çok eski çağlarda, tesir bakımından çeşitli terkipler buldular. Tarih, Sokrates'in zehirle idamı, Anibal'in intiharı gibi zehir hikâyelerile doludur. Fakat zehircilik, asıl Orta Çağ Avrupasında inkişaf etmiş, cemiyet hayatında türlü şeni' emellere âlet olmuştur. Bilhassa, İtalya ve Fransa'da insanı istenilen şekilde ve istenilen müddet zarfında öldüren zehirlerin imal ve satışı pek ziyade revaç bulmuş ve bu maddeler aile muhitlerinden saraylara kadar sokulmuştu.

İtalya'nın maruf Borjiyja ailesi, aynı zamanda düşmanlarına karşı hususî zehirler kullanmakla meşhurdu. Hattâ Sultan Cem'in, Papa Aleksandr Borjiya tarafından yavaş, yavaş tesir eden bir terkiple zehirlendiği tahmin olunur.

Orta cağ hayatından, İtalya'dan geniş ilhamlar alan Shakespeare, eserlerinde kılıç kadar zehire de yer vermiştir. Romeo, Mantu şehrinde gizli zehir satan fakir bir eczacıdan kuvvetli bir terkip isterken, eczacı malını şöyle medheder:

- "Bu zehiri bir mayi içerisine boşalt iç, yirmi erkek kadar kuvvetli olsan bile, o derhal işini görür."
Romeo, altınları tezgâha atarken: - "Al işte altınları! "diye söylenir, "Asıl zehir olan bunlardır. Bu altınlar iğrenç dünyada satışı men'edilen terkiplerden daha çok cinayet işler."

Meşhur Fransız edibi Rabelais, Fransanın bir cenup şehrinde parasız kalır. İkamet ettiği otelin uşakları, odasında üzerlerinde, "Krala zehir, Kraliçeye zehir, Veliahda zehir yaftaları" yapışık üç şişe bulur ve derhal hükümete haber verirler. Rabelais tevkif edilerek Paris'e sevkolunur. Yapılan tahkikat neticesinde, alaycı edibin Parise bedava dönmek için böyle bir oyun tertip ettiği anlaşılır.

Orta çağ Avrupasına mütenazır olarak, yakın Doğu ve İslâm tarihinde de bir hayli zehir hikâyesi mevcuttur.

Ziya Paşa'nın, "Tesiri semle eyledi Sıddık irtihal / Mesmumen etti zât-ı Hasan ademe intikal" mısralarında belirttiği gibi, Hazreti Ebûbekir'in zehirlenerek öldüğünden şüphe edilmiş ve İmam Hasan karısı tarafından tesmim olunmuştur.

Derviş ruhunu hükümdarlık sıfatı ile mezcetmek isteyen, fakat muvaffak olamayan meşhur İslâm Halifesi Ömer İbni Abdülâziz'in de akrabaları tarafından zehirlendiği söylenir. Halife hasta döşeğinde, kendisini zehirleyen adamı çağırıp bu hareketinin sebebini sorar. Adam: «Yâ Emiril - Mü'minin! Bana bin altın verdiler, para hırsile bu cinayeti işledim» der. Ömer, derhal bin altını geri aldırtarak beytülmal'e verir. Caniye de: «Ben, verdiğin zehirin tesirile ölürsem, seni de öldürürler. Kaç, kurtul!» tavsiyesinde bulunur.

Saraylar ki, para ve mevki kadar felâket ve ölüm tevzi etmekle meşhurdur; türlü zehir terkiplerine o muhitlerde de büyük rağbet gösterilmiş ve bu rağbetten Osmanlı sarayı da geniş şekilde nasibedar olmuştur.

(Solda: Yıldırım Bayezid...)

İlk Osmanlı hükümdarlarından Yıldırım Bayazid, kuvvetle tahmin olunduğu veçhile esaret hayatına tahammül edemiyerek zehir içmek suretile hayatına son vermiş; fakat intihar şer'an menfur olduğu için saraya bağlı Osmanlı tarihçileri, Sultan-ı iklim-i Rûm'un ölüm şeklini gizlemişlerdir. İkinci Bayazidin de oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından zehirlenerek öldürüldüğü şeklinde bir iddia mevcuttur. Osmanlı Hükümdarları daima ve istedikleri gibi icrayi siyasette serbest olduklarına göre, Osmanlı sarayında zehir, umumiyetle alenen katlin hoş görülmiyeceği zemin ve zamanlarda kullanılmış veya gizli suikasdlere âlet edilmiştir. Osmanlı sarayında kadınlar, şehzadeler, hattâ hükümdarlar bile daimî bir zehirlenme korkusu altında yaşar, hükümdarların yemekleri evvelâ sadık bendeleri tarafından yenilmek suretile kontrol edilirdi. O çağlarda, zehircilik ne kadar inkişaf etmiş ise, şüphesiz zehirlere karşı korunma bilgisi, panzehircilik de o nisbette ilerlemişti.
Bu bakımdan, şehzadelerin kafesde geçen hayatları esnasında panzehir kullanarak, bünyelerini zehire karşı korudukları veya alıştırdıkları söylenirdi. Meselâ, bir Avrupa elçisinin ifadesine göre, üçüncü Mustafanın şehzadeliğinde bünyesini alıştırmak için azar, azar kullandığı zehirlerin tesirile sapsarı bir rengi vardı.

(Sağda: Üçüncü Mustafa...)

Osmanlı devlet adamlarının rekabet kasdile birbirlerini zehirlemeye çalıştıkları da görülürdü. Bu arada, Kuyucu Murad Paşanın, Nasuh Paşa tarafından tesmim edilmesinden şüphe olunmuştu.

Kanunî Sultan Süleymanın sevgili oğlu Mehmed'den yetim kalan torunu Hümaşah Sultan, Ferhad Paşa isimli zeki, yakışıklı ve muktedir bir vezirle evlendirilmişti. Zamanında pek makbul olan bu zatın 22 Şevval 982 tarihinde vukua gelen ölüm hâdisesi, Paşa'nın rakipleri tarafından zehirlendiği şeklinde bir skandale yol açmıştır.
Ferhad Paşa'nın ölümünün ertesi günü, frenkten dönme bir hekim dîvana müracaat ederek: «Efendimize gadroldu. Tabib Koca Şüca', âyanı devlet hatırı için ona kıydı; Mesotitos (ya da Metroitos) verdi. Elbette görülsün», diye bir ihbarda bulunduğu. Padişahın yazılı emri üzerine hekim Şüca' divana çağırılarak, hekim başının ve zamanın diğer meşhur tabiblerinin huzurunda sorguya çekildi. Ferhad Paşa'nın iki yıldan beri böbrek ve mesane illeti çektiği muhtelif doktorlar tarafından muayene ve tedavi edildiği açıklandı. Diğer hekimler de adı geçen ilâcın tıb kitablarında bu hastalığın ilâcı olarak gösterildiğini bildirdiler. Mesele bu şekilde kapandı.
(Solda: Kuyucu Murat Paşa...)

Osmanlı tarihinin en elîm zehirleme hikâyesi, Garp Serhadi'nin son kahramanlarından Lala Mehmed Paşa'ya aittir. Sokollu ailesine mensup ve birinci Ahmed'in Sadrazamı olan Lala Mehmed Paşa ki, Kral Boçkay'a taç giydirmekle marufdur. Uzun Avusturya seferinde muvaffakiyet kazanmış ve harp durumunu ıslah etmişken, genç Padişah'ın üzerinde pek ziyade müessir olan ve sadarete göz diken Kaptan Derviş Paşa'nın tahriki ile, İstanbul'a çağırılarak Acem seferine memur edilir. Mehmed Paşa, Batıdaki harbi bitirmeden Doğuya gitmek istemez. Fakat Padişah'a, cahilane ısrar ve tahkir eder. Bu sırada Lala Mehmed Paşa, hastalanıp yatağa düşer, günden güne fenalaşır. Şeyhülislâm Sun'ullah Efendi,Defterdar Baki Paşayı çağırıp: «Sana bir sır vereceğim. Bu sırrı Lala Mehmed Paşa'nın kethüdası olacak serhoşa söylemek isterdim, fakat aklı başında değil. Paşa'yı tedavi eden Portakal dedikleri bîdin, hastanın tenkiyesine zehir koymaktadır. Kethüdasına ve adamlarına söyleyin, o kâfiri zinhar hastanın yanına uğratmasınlar!» der. Baki Paşa, «Ben hariçten bir adamım. Benim sözüme kim itibar eder» cevabını verir.

Şeyhülislâm, «Onunla büyük bir gazada bulundun. Hayırhahlık göster!» diye ısrar eyler. Anlaşılan Sadrazam'ın, doğrudan doğruya saray veya Padişah tarafından tesmim edildiğini düşünen Sun'ullah Efendi, bizzat müdahaleden çekinmektedir. Bir iki gün o hekimi uzaklaştırırlar. Hastada derhal iyilik arazı görülür. Fakat bir gün, «İnkibazdan rahatsız oluyorum. Bana Portakal'ı çağırın, tenkiye yapsın!» diye tutturur. İşin içyüzünü bilmiyen adamları da doktoru getirirler. Tenkiye yapıldıktan sonra Paşa, «Yandım, helak oldum!» diye feryada başlıyarak bir iki gün içinde vefat eder.

Lala Mehmed Paşa, ölüm döşeğinde iken mütemadiyen "Sefere gitsin" diye emir gönderen Birinci Ahmed, bu ölüm haberini duyunca: «O giderse yerine başkası gelir!» demiştir.

"Aceme gitmeye memurdu dedim tarihin / Ademe gitti meded hay Mehemmed Paşa." beyti, meşhur Estergon Kalesi'ni ikinci defa fethetmiş olan bu kahraman vezirin ölüm tarihidir.

(Yazı: Adnan Giz - 15 Eylül 1950)