Şehzade Mustafa ile Şehzade Bayezid nasıl öldürüldü?

Yayın Tarihi : 11 Nisan 2014
38491
Kanuni'nin şehzadelerinden Mustafa, binbir entrika sonucu boğularak öldürülürken, Bayezid ise isyan sonrası sığındığı İran Şahı Tahmasb'ın ihanetine uğradı.


Kanuni Sultan Süleyman artık ihtiyarlamış, uzun yıllar serhatlerden serhatlere, zaferler peşinde ve ordusunun başında ömür geçiren padişah, yorgun dimağını ve yıpranmış bedenini dinlendirmek için saraya çekilmişti. Gönlünü Hürrem Sultan'ın haris, canlı, taze gönlüne bırakmış, daima onu düşünüyor, onun aşkı ile yaşıyordu. 

Hürrem, padişahı tahrik ettikçe ediyor, bir gün Kanuni'nin dünyadan göçüp gideceğini düşünerek yerine kendi oğlunu, şehzade Bayezid'i geçirme çarelerini düşünüyordu. Damat Rüstem Paşa ile başbaşa veriyor, arada mani teşkil eden, Kanuni'den sonra saltanat namzedi Şehzade Mustafa'yı bertaraf etmenin hilelerini araştırıyordu. Nitekim bir gün bu hile, bütün korkunçluğu ve dehşetiyle ortada görünüverdi.

Kanuni, Rüstem Paşa'yı Acem seferine memur etmişti. Ordular, Trakya'dan Anadolu'ya geçiyor, şehzadeler hazırlanıyordu. İşte bu sırada ordu içinde müthiş bir dedikodu yayıldı. Bu, Şehzade Mustafa'ya leke sürecek, padişahla oğlunun arasını açacak korkunç bir şeydi. 

Bir sabah sipahi oğlanları ağası Şemsi Ağa, İstanbul'a çıkageldi. Derhal saraya koştu. Padişahın ayaklarına kapandı, koynundan çıkardığı bir telhisi, Kanuni'ye sundu. Bu telhis Rüstem Paşa'dandı. Şehzade Mustafa'nın taht ve saltanat uğrunda isyana hazırlandığını haber veriyordu. Şehzadenin etrafındakiler:

- «Babanız kocadı, seferden ve hareketten kaldı. Bu yüzden vezir-i azamı serdar edip sefere saldı. Kendi arzusuyla sizi yerine geçirmeyi düşünmüyor bile. Buna Rüstem Paşa manidir. Varıp Rüstem Paşa'nın başını kesseniz ve asker önüne düşseniz. Cümle asker sizi ister. Koca padişah da, Dimetoka saraylarında kalan ömrünü taat ve ibadetle geçirsin» diyorlardı.

Şehzadeler Şehri Amasya, Osmanlı tarihinde zaman zaman çok önemli olaylara sahne olmuştur.Şemsi Ağa'nın getirdiği bu telhisi okuyunca Kanuni Sultan Süleyman, büyük bir teessüre kapıldı:

- «Haşa ki Mustafa Han'ım saltanat sevdası ile bunun gibi küstahlık etmeye cüret ide... Ve bu makuule hareket ondan sadır ola. Nihayet bazı müfsit ve gaddarlar böyle namergup ve nahemvar (beğenilmez ve uygunsuz) sözleri ortaya atıp durmadan alıp satarlar. Halk ise birine beş katar. Zinhar siz dahi bunun gibi beyhude sözleri ve bunun emsali kıyl-ü kaali (dedikodu) lisana getirüp günaha girmen» dedi.

Fakat haris Hürrem Sultan bu haberi alınca padişahı yavaş yavaş zehirlemekten geri durmadı.

Kanuni Sultan Süleyman, 1553'te kumandanlığının son ve parlak bir gayretini daha gösteriyor, İran seferine çıkıyordu. Ordunun başında, muazzam kuvvetlerle Anadolu içlerine doğru ilerlerken, dört yandan şehzadeler birer birer geliyor, padişahın elini ve eteğini öpüyorlardı.

Padişah, Konya Ereğlisi'ne geldiği gün Şehzade Mustafa da bir yıl evvel otağını kurduğu yerden kalktı, atına bindi. Memnun, mesut ve beşuş bir çehre ile ve kendisini çok seven halkın ve askerlerin alkışları arasında kasabaya girdi. 

Hiçbir şeyden haberi yoktu. Halbuki Rüstem Paşa'nın telhisinden sonra padişah yavaş yavaş zehirlenmiş, nihayet oğlunun kendi saltanatına göz diktiğine inandırılmıştı. Sonunda şehzadenin katline karar verdi. İran seferinin başında bulunması da en çok bu sebepten ileri geliyordu. Şehzade padişahın çadırına geldiği anda hemen boğdurulacak, bu «saltanat ortağı» böylece ortadan kaldırılacaktı.

Şehzade Mustafa bütün bu olup bitenlerden habersizdi. Sakin ve güleç bir çehre ile babasının çadırı önüne gelince atından atladı. Kanuni'nin devlet erkanı kendisini aldı, bir ölüm sükuneti içinde çadıra soktu. Şehzade içeriye girip de padişah babasını göremeyince şaşkınlıkla etrafına bakındı ve ilk gördüğü şey, taş gibi ve sessiz duran yedi cellat oldu. Şehzade:

- «Hay bre kahpeler!» diye bağırdı, geri çekilmek istedi. 

İşte o anda cellatların başında bulunan Mahmut Ağa:

- «Bre koman, tutun, bırakman!» diye haykırdı.

Yedi cellat birden Şehzade Mustafa'nın üzerine atıldı. Şehzade geriledi, kuvvetli pazularıyla bu cinayeti önlemeye çalıştı. Şiddetli yumruklar savurdu ve cellatlardan birkaçını yere yuvarladı. Mahmut Ağa:

- «Hay bre imansızlar, aman vermen!» diye bağırarak Şehzade Mustafa'nın ayağına bir çelme taktı. Şehzade yıkılınca, yedi cellat birden üzerine kapandı. 

Aralarında korkunç bir boğuşma oldu. Koca çadır iniltiler, uğultular içinde çalkandı. Cellatlar hep birden şehzadenin boğazına sarılmıştı. İpler elden ele geçti, boynuna geçirildi. Acı ve korkunç bir feryat duyuldu ve nihayet çadır derin bir sessizlik içinde kaldı.

Koca imparatorluğun varisi; Muhteşem Süleyman'ın kahraman ve benzersiz oğlu, cansız, ruhsuz ve hareketsiz olduğu yerde bırakılmıştı.

Bu korkunç cinayet, ordu içinde de, halk arasında da büyük homurtular, isyanlar doğmasına sebep oldu. Macar ovalarında büyük Avrupa ordularını sert bir kudretle yenen padişah, kanlı ve büyük bir isyandan korkarak, kalbi yasla dolu bir halde ağlıyor, Rüstem Paşa'yı sadaretten çekiyordu. Halkın dilinde ise, asker-şair Yahya Bey'in mazlum Şehzade Mustafa için yazdığı mısralar dolaşıyordu:

«Meded meded bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celalileri aldı Mustafa Han'ı»

**********

Ne var ki, Hürrem Sultan'ın gözünün nuru olan Bayezid de, anasının ihtirasına kurban gitti. Kanuni'ye her dediğini yaptırmasını bilen Haseki Sultan, oğlu Bayezid'i tahta geçirmek için Şehzade Mustafa'yı boğdurtmuştu.

Fakat Kaadir-i Mutlak, bu haris kadının düşüncelerini ters döndürdü. "Roksolan" adı ile saraya gelip Hürrem adını alan dilber haseki, bir gün, kısa bir hastalıktan sonra, Kanuni'nin kolları arasında ölüverdiği zaman Şehzade Bayezid'in de talihi karardı. Bu ölüm. Şehzade Bayezid'in de ölümü demekti. 

Hürrem Sultan'ın hayatında saltanata namzet olarak seçilen Bayezid'i, Kanuni bir kenara çekmiş, ondan iki yaş büyük olan imparatorluğun müstakbel sarı hükümdarı, Şehzade Selim'i birinci plana almıştı. Bu hareket Kütahya'da bulunan Bayezid'in Amasya vilayetine, Manisa'da bulunan Selim'in de Konya'ya getirilmesiyle başladı.

Bayezid değişen havayı süratle öğrendi, bir anda kardeşine karşı büyük ve sönmez bir kin duydu.Annesinin «saltanat» telkini şehzadeyi delice fikirlere sürüklemişti. O kadar ki bir gün Kanuni'yi devirerek saltanatı cebren ve kahren ele geçirmeyi bile tasarlar oldu. Lala Mustafa Paşa gibi bir hilekarın araya girmesi, Bayezid'i büsbütün bu yollara düşürdü, iki kardeş, gizli ve sessiz bir mücadeleye giriştiler. Aradaki kötülemeler, iki tarafın kin ve intikam arzularını artırdı, düşmanlık o hale geldi ki, nihayet Bayezid babasının nasihatlerine bile hakaretle karşılık vermeye başladı ve işte taht kavgası bu andan itibaren kanlı bir safhaya girdi.

İran Şahı Tahmasb, kendisine sığınan Şehzade Bayezid'i Osmanlılar'a teslim etti...Hürrem Sultan'ın sevgili oğlu, bu hırsla, babasının gönderdiği ordu ile Konya ovasında karşılaşmak cüretini bile gösterdi. İki taraf şiddetle çarpıştı ve Bayezid'in ordusu mağlup oldu. Kan kokusu ile kaplanan geniş ova üzerinde henüz çarpışmalar bitmemişken, bedbaht şehzade gözleri yaşlı, yanında oğlu Orhan Çelebi olduğu halde kırılmış bir gönül, parçalanmış bir gururla Amasya yoluna doğru atıldı.

Fakat firarilerin peşi bırakılmamıştı. Amasya'ya vardıkları zaman bile takip edildiklerini anladılar, yeniden yollara düştüler. Bayezid'in maiyetinde 1200'e yakın asker vardı. Bir yerde konakladıkları zaman: «Tedbir nedir?» diye görüşmeye başladılar.

Bayezid, ciğeri ezilerek ve gözlerinden kanlı yaşlar akarak dört şehzadesini etrafına topladı. Aczini, tövbesini, inkisarını bildiren bir mektup yazdırdı. Bu mektubunda:

- «Benden çıkan bütün uygunsuz hareketler Lala Mustafa Paşa'nın telkinleridir, beni o azdırdı» diyordu. Fakat birkaç atlının Kanuni Sultan Süleyman'ın ordugahına götürmek istediği bu mektubu Lala Mustafa Paşa yolda ele geçirtti, hepsini yok ettirdi.

Bayezid, babasından cevap beklerken, bir taraftan da doğuya doğru kaçıyordu. Hiçbir cevap gelmediğini görünce affa mazhar olamıyacağını anladı, bir sabah İran hududundan içeri girdi. Çoluğu, çocuğu, kadınları, maiyetiyle Şah Tahmasb'a sığındı.

Artık şehzade ile maiyeti için acı bir gurbet hayatı başlamıştı. Kendi yurtlarının havasından başka bir havayı teneffüs etmek, kendi topraklanndan başka toprakta yaşamak onlara ağır geliyordu.

Fakat ne Kanuni, ne de Şehzade Selim, Bayezid'i affetmişti. İran topraklannda yaşayan bu Osmanlı şehzadesinin kendi taht ve taçlarına bir bela kesilebileceğini düşünüyorlardı. Kanuni, babalığından sıyrılmış, İran şahına elçiler gönderiyor:

- «Han Bayezid'in ve evlatlarının gerek ölüsü, gerek dirisi, her ne veçhile olursa olsun, hemen fermanımız yerin bulsun, mezburları teslim edesiz!» diye tehdit ediyordu.

Şah Tahmasb, Kanuni'ye uzun ve beliğ bir mektup göndererek şehzadenin affını diledi, bu kin ve gayzın bir saltanat sahibine yakışmadığını anlatmak istedi. Fakat Kanuni ısrar etti, «Bayezid nadan ve hukuk-i peder ve birader, mehteri amirinden gafil» olduğunu ikinci bir elçi kafilesine bildirdi.

Şah Tahmasb sonunda, bir elçi kafilesinin gelerek şehzadeyi İran'da ele geçirmesine müsaade etmek fikrini tercih etti.

Bir sabah yeni bir elçi kafilesi şahın huzuruna çıkarak name-i hümayun ile Şehzade Selim'in mektubunu şaha sundular.

Şah Tahmasb mektuplan ayrı ayrı okudu ve elçilere dönüp:

- «Rızay-ı hümayun-ı padişahiden tecavüz etmeziz, muhabbet ve ittihat tarafı dururken gayri yola sapıp gitmeziz!» dedi.

Şah, Şehzade Bayezid'in teslimi ile çok kuvvetli ordulara sahip olan Osmanlılar'la iyi ilişkilerine devam faydasını temin etmek kaygısına düştü. Derhal bir çare buldu. Saray ağalarından Beşaret isminde bir ağaya, Kanuni Sultan Süleyman'a hitaben şöyle bir mektup verdi:

- «Sultan Bayezid, bu halis dostunuzun memleketine ayak bastığı zaman kendisi ile ahd-ü misak eyledik, öyle ki tarafınızdan istenirse verilmesin. Bu defa rıızay-ı şerifinize karşı gelmeyip verilmek muhakkak olmuştur. Bari yeminimizi tevil için size vermiyelim, Şehzade Selim'e gönderelim» dedi.

Şah'ın, Kanuni'den sonra tahta çıkacak olan Selim'le yeni bir dostluk, sulh ve sükun devresi kazanmak yolunda attığı bu adım, Bayezid'in çiğnenmesine sebep oluyordu. Mektup gittikten sonra bir gün Van Mirmiranı Hüsrev Paşa, Damad Lalazade, Kapıcıbaşı Sinan Ağa ve Şehzade Selim'in Çavuşbaşı Ali Ağa'dan müteşekkil yeni bir elçiler heyeti Kazvin'e girdi.

Bayezid'i ele geçirmek kolay oldu. O gün Muharremin 15'i idi. İran'da matem ayı ve matem haftası idi. Bayezid'in canını alacak olan elçiler içinde, Selim'in Çavuşbaşı Ali Ağa, vaktiyle şehzadeye hizmet etmiş bir adamdı. Kementler havada uçarken, şehzade en ufak bir isyan alameti bile göstermedi.

Başında sert bir imame, arkasında da köhne bir came ve ferace vardı. Beline beş para etmez bir kemer geçirmişti. Kementler boynunu sıkıp hayatına son verdikten sonra, dört oğlu da ayrı ayrı boğuldu. Şehzadenin saç ve sakalları traş edildi, oğulları ile birlikte atlara yüklenip Osmanlı toprağına geçirildi; hepsi Sivas'ta, şehir dışında bir yere gömüldü.

Peçevi bu olayı şöyle yazmıştı:

- «Şefkatli baba, merhametli kardeş kendisine ağlayacakken, katline sai ve sebep olup sevinç içinde kaldılar.»

(Yazı: Ragıp Şevki Yeşim - Hayat Tarih - Şubat 1969)