Sanatçıların anılarıyla Mustafa Kemal Atatürk

Yayın Tarihi : 10 Kasım 2017
538
Atamız ile aynı ortamı paylaşma şansına erişen Safiye Ayla, İsmail Galip Arcan, Bedia Muvahhit, Behzat Butak, Cezmi Ar ve Mesut Cemil, Ulu Önder'le ilgili hatıralarını anlatıyor...

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, çağdaş Türk toplumunun Ulu Önder'i, sevgisi kalbimize, ilkeleri ruhumuza kazılı Mustafa Kemal Atatürk'ü saygı, sevgi, minnet ve özlemle anarken, Atamız'la aynı ortamda bulunma şansına erişmiş, altı büyük sanatçımızın onunla ilgili anılarına yer veriyoruz. Yazı SES dergisinin 9 Kasım 1963 tarihli sayısından alınmıştır...

Safiye Ayla

Safiye Ayla1936 yılıydı... O zamanki İngiliz Kralı, VII. Edward adıyla tahta çıkmış, sonra da bir yatla Akdeniz'e açılmıştı. Yanında şimdiki eşi Madam Simpson vardı. İstanbul'a geldiler, Atatürk'e misafir oldular.

Mevsim yazdı. Florya'daki Deniz Köşkü misafirlere verildi. Atatürk köşkü bıraktı, onun karşısındaki küçük evlerden birine geçti. Bir gün bu küçük evde birkaç kişi toplanmıştık. Yanımızda yaverleri ve Kılıç Ali Paşa vardı.

Atatürk karşıdaki büyük Deniz Köşkü'ne baktı, baktı, sonra Kılıç Ali'ye döndü: "Bana burayı verseydiniz daha memnun olurdum. İşte iki odalı bir ev bana yetiyor. Bir devlet reisinin muhakkak büyük binalarda, saraylarda yaşaması gerekmez. Türkiye halkı ev, ocak bulamazken bizim saraylarda oturmamız yakışık almaz. Kendimizden önce yurdumuzun insanlarını düşünmeliyiz" dedi.

İsmail Galip Arcan

İsmail Galip ArcanTürk toplumunu yüceltmeye, inceltmeye ve aydınlatmaya yarayan hangi kültür kolu yoktur ki Ata'mızı ilgilendirmesin? O'nunla ve tiyatro ile ilgili bir hatıra mı? Çoook. Ama bu hatıraların içinde en unutulmazını hatta sanat tarihimize altın harflerle yazılacak değerde, olan en şereflisini anlatayım size... 

Yıl 1930... Nisan'ın 12'nci akşamı, bir pazar günü 'Darülbedayi' adı altında çalıştığımız ve bugünkü 'Şehir Tiyatroları' topluluğunu kuracak olan sanatkar arkadaşlarla Ankara'da turnedeyiz. Eski Türk Ocağı'nda temsiller veriyoruz.

Matine ile suare arası tiyatroya bir müjde geldi: "Bu akşam temsilden sonra Çankaya'ya gidilecek. Gazi Hazretleri'nin gece yemeğine davetliyiz." Bu, Afet Hanımefendi'nin delaletiyle bizim şerefimize hazırlanan bir ziyafetmiş. Çocuklar sevinç ve heyecan içinde nasıl oynadıklarını bilemediler... Temsilden sonra hazırlandık. 

Otomobiller gönderilmiş, bizi Marmara Köşkü'ne götürdüler. Mükellef, muhteşem bir salon. Bizden önce oraya giden vekiller, mebuslar, diğer davetliler yeyip içiyorlardı. Bizi Afet Hanım (İnan) karşıladı. Saat ikiye doğru Gazi, yukarıdaki dairesinden indiler. Limonlu bir çay içtikten sonra bize iltihak ettiler.

Yenildi, içildi. Saz geldi, danslar, farandollar ve saire... Saat beşe kadar en samimi, en demokratik bir hava içinde, aile toplantısı gibi eğlendik. Gün ışırken Gazi Mustafa Kemal misafirlerini uğurlamadan önce, herkes ayakta ve şampanya kadehi ellerde olduğu halde bizim için bir nutuk söyledi. Bu nutkun her cümlesi hitabet sanatının bütün kudretini taşıyan bir şaheserdi. Bütün davetliler. Başvekil İsmet Paşa başta olmak üzere, hemen bütün devlet erkanı, mebuslar bir ayin sessizliği içinde O'nu dinliyorlar. Ulvi bir heyecan dalgası kalplerimizi sarsıyor, nemli gözlerimizde derin bir hayranlık, minnet ve şükran duygularının beliğ ifadesi parlıyordu. Atatürk nutkunu şu sözlerle bitirdi:

"Efendiler... Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz. Hatta reisicumhur olabilirsiniz. Fakat bir sanatkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim..."

Yukarıdaki cümleyi o akşam sıcağı sıcağına defterime geçirmiştim. Sonradan benim delaletimle matbuata, aydınlarımızın hafızasına geçmiştir. Bununla iftihar ediyorum.

Coşkun bir sevinç, anlatılmaz bir cezbe içindeydik. Ben kendimden geçmiş, Ata'mızın ellerine sarılmıştım. Gözyaşları içinde öpüyor, yüzüme, gözüme sürüyordum. Büyük hitabet sanatkarı, Türkiye'nin birinci cumhurreisi beni ayakları dibinden asil bir hareketle kaldırdı ve bir yanağımdan öptü...

Bedia Muvahhit

Bedia MuvahhitAtatürk tiyatroyu çok severdi; onun hamisi idi. Türk kadınlarının bu sanata intisabı, ilerlemesi, bilhassa O'nun himayesiyle olmuştur. Bunun en büyük şahidi, benim hayatımdır. Sahne alemine girmemi ısrarla o istemiş, beni teşvik etmiş, bana cesaret ve kuvvet vermiştir. Ben bugün eğer memlekette bir varlık olabildimse, bunu O'nun teşvikine borçluyum.

Atatürk tiyatroyu sevmekle kalmaz, onun ilerlemesini de isterdi. Hatta bir akşam, Ankara'da, köşkte, kendi tasarladığı küçük bir piyesi ve rollerini söyleyip bize yazdırdı. Ben, Vasfi Rıza, Hüseyin Kemal, Hazım
Beylerle beraber o gece huzurunda ezberleyip hemen oynadık. Bu olay, benim
hayatımın, Atatürk'le ilgili en güzel hatırasıdır.

O, sanatkarları korur, sever; sevmekle kalmaz, takdir eder, değerlendirirdi.

Behzat Butak

Behzat Butak"Tanburacı Osman Pehlivan, Anadolu turnelerimizde, iki defa bizim heyete katılmıştı. "Yemek, yol, otel paraları benden. Ama bana bilmediğim bir türkü öğreteceksin" demiştim.

Tanburacı hangi türküyü sorsa ben "Biliyorum'" diye cevap veriyorum. Günler geçti... Bir gün "Şahane gözler şahane türküsünü biliyor musun?" diye sordu. Onu hiç duymamıştım, "Bilmiyorum, öğret" dedim. "Haydi bre, gel başlayalım'"dedi. 10-15 kere geçtik, türküyü öğrendim.

Şehir Tiyatrosu turne heyeti olarak Balıkesir'de temsiller veriyoruz. Gece oyunumuz bitince "Gazi Hazretleri çağırıyor" dediler. İsmail Galip (Arcan), Mahmut Moralı, Vasfi Rıza (Zobu), Hazım (Körmükçü) ve ben, birkaç başka arkadaşla birlikte gittik. Yedik, içtik, sohbet ettik. Ciddi konularda münakaşa, münazara yaptık. Sonunda Hazım, oradan bir ut kaptı. Gayet güzel çalardı. Tam çalacağı sırada Atatürk, "Dur bakalım, Behzat Bey, neyi emrediyorsa o çalınsın... Hangi şarkı?" dedi. "Paşam, ben şarkı sevmem, türkü severim" diye cevap verince sordu gene:

"Hangi türküyü?"

"Şahane gözler, şahane türküsünü" dedim ve Hazım çalmaya, biz de söylemeye başladık.

Gazi, "Ben bu Rumeli türküsünü nasıl bilmem?'"diye o kadar üzüldü ki, 10 defa söylettikten sonra, "Haydi, Ankara'ya tren kalkıyor, yolda devam ederiz" dedi. İstasyona giderken bile Hazım otomobilde ut çalıyordu. Tam trene bineceğimiz sırada, ben "Paşam, Balıkesir'de daha temsillerimiz var. Onlar bitince Ankara'ya geliriz, müsaade ederseniz?" dedim. "Peki, dört gün sonra Ankara'da devam ederiz" dedi. Gözleri nemli, kalbi burkulmuştu. Acaba bu türkü eski bir hatırayı tazelediği için mi, yoksa bütün Rumeli türkülerini bildiği halde bunu ilk defa duyduğu için mi? Anlayamadık...»

Cezmi Ar

Cezmi Arİstanbul'un kurtuluşu sıralarıydı. Yani, 6 ekim 1922'den önce.

Bir gece yarısı, Kemal Film sahiplerinden Şakir Seden geldi, beni uyandırdı, 'Kalk' dedi, 'Gidiyoruz. Gazi Paşa, İzmit'e gelmiş. Resmi geçit yapılacak. Biz de filmini çekeceğiz.' Gece yarısı yollara düştük. O zamanki kameralarımızı aldık. İstanbul işgal altında, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar var. Tren yok. Zar zor İzmit'e varıyoruz.

Ertesi sabah güneşin doğmasıyla birlikte Atatürk'ün bulunduğu, İzmit-Gebze arasındaki sahada büyük bir geçit töreni yapıldı. Bize haber verdiler, "Sizi bekliyor" dediler. Hayatımda ilk defa Atatürk'ün filmini çekiyordum. Heyecanlandım. Ellerimizi sıktı, kameranın karşısına geçti.

Heybetli, yakışıklı, güzel insandı. Yakından bir portresini çektim. 15-20 metre kadar... Sonra, yarım boy çektim. Kamera karşısında gayet rahat hareket ediyordu. Çok fotojenikti. Altın sarısı saçları, koyu lacivert gözleri, samur gibi kaşlarıyla gerçekten büyük adamdı.

"Kafi mi?" diye sordu. "Kafi Paşam, teşekkür ederiz" dedik.

Ayrılırken, "İleride, bugünleri göremeyenlere iyi bir ibret hatırası olur bu resmi geçit. Türk ordusu, Türk askerini biraz daha iyi tanırlar" dedi. Yanımızdan ayrıldı, askerlerini teftişe gitti.

Geçit törenini çektik. Bu filmi İstanbul'da, şimdi yıkılan Tepebaşı'ndaki Asri sinemada gösterdiğimiz zaman, İstanbul daha işgal altında olduğu halde, seyreden on binlerce İstanbullu, kurtarıcısını, sevinç gözyaşları arasında seyretti. Bir milletin hayatında Atatürk kadar müessir olmuş başka bir insan tasavvur edemem...

Şimdi düşünüyorum da, Atatürk kamera karşısında tecrübeli bir artist kadar başarılıydı. Sanatkarlık O'nun ruhunda vardı. O kadar ileri görüşlü ve hassas b ir insandı ki, zeka ve inceliğine hayran kalmamak imkansızdı. Bu aziz hatırayı asla unutamam, çünkü unutulacak gibi değildir.

Mesut Cemil

Mesut Cemil«Bir örümcek ağını bir köşeden ötekine, bozmadan taşıyabilir misiniz? Atatürk'ten hatıralar anlatmak bu kadar güçtür. Kendi payıma, onları hatıralardan çok, rüyalar gibi saklıyorum. 14 yıl boyunca O'nun yanında bulunanlar, beraber sabahlayanlar arasına zaman zaman karıştım. Birkaç uzun seyahatinde, maiyetinde ben de vardım. Sofrasında oturdum, ekmeğini yedim, ellerini öptüm.

Her insanın vücudundan bir ışın yayıldığını, bu ışınların özel bir aletle ölçüldüğünü biliyorsunuz. Atatürk'ten yayılan ışınların belki de 300 metreden fazla bir çevreyi kapsadığını birçok denemelerle anlamışımdır.

O ışının çevresine girenler, merkeze doğru yaklaştıkça, gittikçe artan bir cazibeye tutulurlardı. Öylesine iyimserlik, kuvvet, cesaret, ümit ve sevgi ortamı yaratan, içi içine sığmayan, kimselere benzemeyen bir insandı.

O'na ait hatıralarım bir yumak halindedir. Hepsi birden biraz hayal oldular, birbirine sarıldılar. İçlerinden birini ötekilerden ayırıp tek ve kısa bir olay halinde söylemeye muktedir olamayacak kadar ben de onlara karışıp gittim.»

(Ses Dergisi - 9 Kasım 1963)