Nejat Uygur: Sahnedeki küçük fasulye piyazı!

Yayın Tarihi : 20 Kasım 2013
30665
Nejat Uygur, en çok pilot olmayı istemişti. Tropikal malarya hastalığı bu arzusuna engel oldu. Sahneye ilk olarak küçük bir "fasulye piyazı" rolüyle çıktı, bugün hem 20 kişilik bir tiyatronun, hem de 5 çocuklu bir ailenin patronu. Üstte Nejat ve eşi Necla Uygur'u oğulları (soldan sağa) Behzat, Süheyl, Ahmet, Süha ve Kemal ile görüyorsunuz...


Nejat Uygur, 1927 yılının Ağustos ayında doğduğuna göre bugünlerde 42'sini bitirip 43 yaşına basıyor. Onu hiç sahnede veya hususi hayatında gördünüz mü bilmem? Eğer gördünüzse, siz de muhakkak benim gibi ona 43 yaşında diyemiyeceğiniz gibi 35'i bile zor kondurursunuz.

Hani eskilerin «istim üstünde» diye bir tabirleri vardır ya. Nejat Uygur da tıpkı öyle, müthiş hareketli, yerinde duramayan bir tiptir. Bugün Şehzadebaşı Büyük Tiyatro'nun her şeyiyle bütün yükü onun sırtında olduğu gibi, 5 erkek çocuklu, oldukça kalabalık bir ailenin de babasıdır.

Nejat Uygur, Kilis'te doğdu. Subay olan babası Behzat Bey'in işi dolayısıyla Anadolu'yu bir hayli dolaştığı için Ezine'de, Geyikli'de Manisa'da, İstanbul'da Sarıyer'de okudu. İlkokul son sınıfı okuduğu Çanakkale'de müzik öğretmeni, öğrencilerden bir tiyatro grubu kurup Reşat Nuri Güntekin'in bir oyununu sahneye koymaya karar verdi. Bir rol de arkadaşlarını gülmekten kırıp geçiren Nejat Uygur'undu. Ama daha ilk provalarda hiç de beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Öğretmeni «kabiliyetsiz» olduğu gerekçesiyle onu gruptan attı. Mezuniyet töreni için kendisine verilen «Fasulye Piyazı» ise sahnedeki ilk rolü oldu.

En son tekrar gittikleri Manisa'da liseden ayrılarak hem hayatını kazanmak hem de okumak için İstanbul'a geldi. Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne girdi.

Bir taraftan da tiyatroların tiyatro ve afiş işlerinde çalışarak, beş on kuruş kazanıyordu. Bu arada, 1954 yılının Ağustos ayında Necla Uygur'la evlendi, iki yıl sonra Sarıyer Halkevi'nde «Şikago Çiftçisi» adlı bir piyeste ahneye çıktı. Ondan sonra da inemedi. O gün bugündür eşiyle beraber hep sahnede.

Bir ara Avni Dilligil Topluluğu'nda çalıştı. 1960 yılında da kendi hesabına bir tiyatro kurdu. Baldızı Süheyla Beyat ve bacanağı Bahri Beyat'ı da yanına alarak bu tiyatroyu bir aile topluluğu haline getirdi. «Kurdum!» demekle tiyatro kurulsa, istanbul tiyatrodan geçilmezdi. Kurduktan sonra bir de onu yaşatabilmek vardı. 1960'dan beri İstanbul'da kurulup, bir, iki sezon sonra dağılıveren toplulukların haddi hesabı yoktu. Nejat Uygur 20 kişiye yakın kadrosunun, bir de kalabalık ailesinin bütün maddi ve manevi yükü sırtında yıllarca çabaladı durdu. Türlü sıkıntıları, buhranları oldu. Bunların hiç birini, ne iş arkadaşlarına, ne ailesine, ne de her gece kahkahadan kırdığı seyircilerine belli etti. Ama onun, bu yıllarca içine attığı üzüntüsünü, ıstırabını tablolarında görmek mümkündür.

(Sağdaki fotoğraf: Nejat Uygur, beş oğlunun günlük tırnak kontrolünü yapıyor. Tırnakları uzun ve kirli olanlara büyük cezalar var!)

Nejat Uygur'un yaptığı resimlerin büyük bir ekseriyetinde konu bir palyaçodur. Ağlayan palyaço, seyircisiz oynayan palyaço, kulis kenarından başarılı bir oyunu gıpta ile seyreden palyaço, ıstırap çeken palyaço... Palyaço, palyaço, hep palyaço... Tuhaftır ki, bu palyaçoların hemen hepsi de Nejat Uygur'a benzer. Böylece Nejat kimseye söyleyemediği dertlerini ıstıraplarını sert fırça darbeleriyle tablolarına dökerek bir parça olsun teselli buluyor olmalı...

Haftada 8-9 temsile çıkan Nejat Uygur sadece aktör değildir. Oyunlarının rejisörlüğünü, dekoratörlüğünü de kendi yapar. Ele aldığı oyunların çoğunu değiştirip kendi seyircisine göre yeniden yazar. Buna bir de tiyatro patronluğunun mesuliyeti, idari işleri yüklenince Nejat Uygur'un iş sahasında ne kadar dolu olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Ama bu kadarla bittiğini zannetmeyin. Bir de Nejat'ın ev hayatı vardır. Ahmet (14), Süha (10). Süheyl (10), Kemal (9), Behzat (5) adlı birbirinden afacan, kendi gibi hareketli beş erkek çocuğun babası olan Nejat, bir de evde bunlarla meşgul olmaya mecburdur. Dersleriyle yakından ilgilenir. Bunlan okuduktan çok yorulduğu zamanlarda gitar veya piyano çalarak dinlenir. Bunlan okuduktan sonra insanın aklına, «Nejat Uygur ne zaman uyur acaba?» diye gayri ihtiyari bir sual geliyor, değil mi?...

Nejat Uygur yemeklerden kuru fasulyeyi seviyor. Eşi Necla Uygur ise baklayı. Renklerden Nejat, gri ile turuncuyu tercih ederken; Necla siyah- beyazı öne sürüyor, ikisi de koyu Galatasaraylı, ikisi de hayvanlardan köpeği seviyorlar. Bey atletizm meraklısı, hanım futbol hastası. Bey hafif batı müziğini seviyor, Hanım caza aşık. Nejat'ın inandığı batıl itikat
yok. Kocasından on yaş küçük olan Necla Uygur, «O kadar çok ki hangisini anlatayım?» diyor: «Gece tırnak kesmem, salı günü işe başlamam, merdiven altından geçmem, 13'ü uğursuz sayarım, sık sık tahtaya vurmaktan kendimi alamam... Kâfi mi?»

Nejat Uygur'a, «Artist olmasaydınız ne olurdunuz?» diye soruyorum. «Muhakkak pilot olurdum» diye cevap veriyor ve hikayesini anlatıyor:

- «Babam asker olduğu için hava üslerinin yakınında oturduk sürekli. Hep uçakları izlerdim küçükken. Bir gün anneme söyledim pilot olmak istediğimi. İnönü'de Türk Kuşu'nun paraşüt, planör ve pilotaj kursu vardı. Orası, o zamanlar çok bataklık bir yerdi. Bizi alıp eğitime götürüyorlardı her gün. Ama kursa başlamanın üzerinden bir ay bile geçmeden tropikal malarya hastalığına yakalandım. Bataklık arazinin sivrisinekleri yüzünden. Kursu terketmek zorunda kaldım. O zaman ne kadar üzüldüğümü anlatmama imkan yok. Şimdi düşünüyorum da, ben havacı olmasam bile orduda bir moral hocası olurdum herhalde. Herkesi de gülmekten kırıp geçirirdim. Öteden beri heyecanlı bir hayatı sevmişimdir.»

(Üstteki fotoğraf: Nejat Uygur iyi bir aile babasıdır. Tiyatro dışındaki tüm zamanlarını eşi ve çocuklarıyla geçirir. Çocuklarıyla arasında sık sık yastık savaşı yaşanır)

- «Peki tiyatroda bu heyecanı buluyor musunuz?»

Gülümseyerek yüzüme bakıyor:

- «Bütün gün tiyatronun maddi, manevi bütün işleriyle uğraştıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi gece halkın karşısına çıkıyorsunuz. Halk sizi tutacak mı, tutmayacak mı? Bunun verdiği heyecan, inanın ki bir uçağı kullanmanın verdiği heyecandan çok daha fazladır. Pilot olarak siz göklerde nihayet huyunu, suyunu bildiğiniz bir makineye kumanda ediyorsunuz. Halbuki sahnede, hiç bir şeyini bilmediğiniz yüzlerce kişinin karaşındasınız. Bu yüzlerce kişi sizi beğenip alkışlayabildiği gibi, bir anda da yuhalayıp sahneden kovabilir de...»

İki saat süren konuşmamızı bitirip ayrılırken. Nejat Uygur bir an kayboluyor. Biraz sonra koltuğunun altında kendi tablolarından biriyle görünüyor. Gayet mahcup, «Şayet kabul ederseniz bunu size vermek istiyorum.» diyor. Bakıyorum konu yine aynı!... Bir palyaço perde kenarından, sahnede bale yapan bir çifti üzgün bakışlarla seyrediyor!...

(Sezai Solelli - Ses - 16 Ağustos 1969)