İsmet Paşa'nın yatak odasındaki büyük sır

Yayın Tarihi : 14 Mart 2013
27894
Gazeteci Mete Akyol ile foto muhabiri Hüseyin Ezer, ilk kez girdileri İsmet İnönü'nün yatak odasında hiç beklemedikleri bir şey gördü... Fotoğrafta İsmet İnönü; Ali İhsan Göğüş ve Nizamettin Neftçi ile aday listesini incelerken, Paşa'nın yatak odasındaki tuvalet masasının üzerindeki "Allah'ın dediği olur" yazısı görülüyor.


Özden Toker, bugün Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde katıldığı panelde, bir döneme damga vuran babası İsmet İnönü ve annesi Mevhibe İnönü’yü anlattı. Özden İnönü Toker, "Evimizde Ramazanlarda hep oruç tutuldu. Namaz kılındı, hala kılınıyor. Kuran’ı Kerim okundu, hala okunuyor. Bunların hepsi annemin babamın döneminde yapıldığı gibi, şimdi de yapılmaya devam ediyor. Mesela benim doğduğum odada, babamın baş ucunda duvarda ’Allah’ın dediği olur’ yazardı." dedi.

Gazeteci Mete Akyol, yıllar önce kaleme aldığı bir yazıda, İsmet Paşa'nın yatak odasındaki bu büyük sırrı anlatmıştı. Biz de aşağıda sizlere iletiyoruz...

**********

- "Haydi, İnönü'ye gidelim... Aday listesini imzalayacak..."

Bir an düşündüm, sonra dudaklarımı büktüm:

- "Dokunma bana, sen kendin git, Hüseyin Ağabey" dedim. "Aday listesini imzalaması o kadar önemli bir olay değil ki... Bizim gazeteye girmez... Boş yere rahatsız etmeyeyim Paşa'yı..."

CHP'nin o günlerdeki yayın organı Ulus gazetesinin foto muhabiri rahmetli Hüseyin Ezer,  koluma girdi, beni sürüklereesine otomobile doğru götürdü. "Ben bir fotoğraf çeker, işimi bitiririm" dedi "Ondan sonra da otururuz, Paşa'nın bir sütlü kahvesini içeriz."

İsmet Paşa'nın sütlü kahvesi, İsmet Paşa'nın kendi gibiydi. Sıcaklıkları, yumuşaklıkları ve tatlarından başka dördüncü ortak yanları, ikisinin de "dayanılmaz" olmalarıydı. Yine dayanamadım; "Haydi gidelim" dedim.

Pembe Köşk'ün kapısına vardığımızda, Ali İhsan Göğüş ve Nizamettin Neftçi'nin, "Ulus'tan gelecek fotoğrafçıyı" beklediklerini gördük. Ali ihsan Göğüş, o günlerde CHP'nin Merkez  Yönetim Kurulu üyesi, Nizamettin Neftçi ise, parti hukuk danışmanı idi.

"Hoş geldin Hüseyin" dedi Ali İhsan Göğüş ye Pembe Köşk'ün kapısının ziline bastı. Kapıyı, İsmet İnönü'nün kızı Özden Toker açtı ve Ali İhsan Göğüş'e, hiç de hoşuna  gitmeyecek bir haber verdi:

- "Paşa babam uyuyor, Ali İhsan Bey" dedi. "Sizi maalesef kabul edemeyecek."

Ali İhsan Göğüş, randevusu olduğunu hatırlattı ve Paşa'yla kesinlikle görüşmesi gerektiğini söyledi. Özden Toker "Fakat babam sizi galiba saat ikide bekliyordu" dedi.  Kararlaştırdığınız saatte gelmediğinizi görünce de, 'Ben yatmaya gidiyorum. Beni saat beşe kadar uyandırmayın' diyerek, yatak odasına çekildi."

Ali İhsan Göğüş saatine baktı. Saat tam ikibuçuktu. "Elimizde olmayan nedenlerden ötürü  geç kaldık, Özden Hanım" dedi "Paşamızdan çok özür dileriz. Fakat bu listeyi, saat beşten  önce kesinlikle imzalaması gerekiyor..."

Özden Toker, Paşa Babası'nın kızı gibi değil, Paşa'sının bir eri gibi karşılık verdi: - "Paşa Baba'mın emrine karşı bir harekette bulunamam" dedi. "Saat 17'den önce kendisini asla uyandıramam..."

Ali İhsan Göğüs, randevusuna yarım saat geç kalmasının ne denli büyük olaylara yol  açacağını şimdiden görebilmesinin telaşı ve heyecanıyla kekelemeye başlayınca, partinin  hukuk danışmanı Nizamettin Neftçi söze girdi:

- "Özden Hanım, Sayın Paşa'mıza imzaya getirdiğimiz liste, partimizin aday listesidir" dedi.

"Sayın Paşa'mız partimizin Genel Başkanı olarak bu listeyi bugün saat 17'den önce imzalamazlarsa, biz de Yüksek Seçim Kurulu'na teslim edemeyiz. Biliyorsunuz, seçimlere katılacak partiler aday listelerini en geç bugün saat 17'ye kadar Yüksek Seçim Kurulu'na teslim etmezlerse, önümüzdeki senato yenileme ve ara seçimlere giremezler."

Özden Toker işin ciddiyetini anlayınca, "Biraz bekleyin, bakalım" diyerek kapı önünden ayrıldı ve kısa bir süre yeniden göründü kapıda. "Paşa Babam çok sinirlendi" dedi. "Size  tavsiyem, listeyi hemen imzalatıp, yanından bir an önce ayrılmanızdır."

İsmet İnönüÖzden Toker, bu uyarıyı yaptıktan sonra yana çekildi, bizi içeri aldı. Pembe Köşk'ün üst  katına çıkıp, yatak odasına girdiğimizde İsmet İnönü'yü, odadaki bir sehpanın karşısındaki  koltukta, pijamasının üstüne geçirdiği bir "oda ceketi"yle gördük. Kızgınlık ve kırgınlık  şimşekleri fışkıran gözleriyle, partisinin "randevu saatine uymayan" bu iki yöneticisini  tokatlıyor gibiydi.

"Getir bakayım, Göğüş" dedi dert bir sesle ve... Kendinde özür dileyecek kadar bile cesaret bulamayan Ali İhsan Göğüş'ün elleri titreyerek uzattığı dosyayı aldı. 1968 senato üçte bir yenileme ara seçimine katılacak senatör ve milletvekili adaylarının listesinin bulunduğu dosyayı alır almaz imzalayıp, "Haydi bakalım, tamam" demesini beklediğimiz İsmet İnönü, dosyayı açtı, listedeki adayların isimlerini tek tek denetlemeye başladı...

Ali İhsan Göğüş ve Nizamettin Neftçi'ye arada bir, yanına yaklaşmaları için işaret ediyor,  sonra da listedeki aday isimlerinden birinin üstüne parmağını basıp, o kişi hakkında ek bilgi istiyordu. Hüseyin Ezer, fotoğraf üstüne fotoğraf çekiyor, ben de, o güne değin ilk kez girebildiğim ve ilk kez görebildiğim "İsmet İnönü'nün yatak odası"nı, göz ucuyla seyrediyor, kendi  kendime de söyleniyordum:

- "Büyük adamların yatak odaları galiba, kendi büyüklükleriyle ters orantılı oluyor"  diyordum "Koskoca İsmet Paşa'nın şu yatak odası, birinci dereceden emekli bir memurun  bile yatak odasından daha mütevazı bir biçimde döşenmiş..."

Karyolasının ayak ucu yönünde, duvarın iki pencere arasında kalan bölümü önündeki iki çekmeceli, iki kapaklı ve yan yatırılmış yumurta biçimli orta boy bir aynadan oluşan eski bir, sözüm ona, tuvalet masası vardı ve...

"Hişt, hışt Hüseyin Abi... Baksana şuraya... Tuvalet masasının üstüne baksana... Aynanın üst tarafına baksana bir..."

Hüseyin Ezer, aynanın üst tarafında, duvara asılı çerçeveli yazıyı görünce, elinde olmadan, sadece gözlerini açmakla kalmadı, ağzını da açarak, biraz yüksekçe bir sesle okudu  gördüğünü:

- "Allah'ın dediği olur"

Dirseğimle, hafifçe karın boşluğuna vurdum, onu uyardım: "Sus... Aman, Paşa duymasın" dedim. Hüseyin Ezer, Paşa'nın duymayacağı bir sesle konuştu bu kez:

- "Ben bu yazının fotoğrafını çekerim, arkadaş"

Hüseyin Ezer'i bir kez daha uyarmak gereği duydum:

- "Dikkat... Aman, Paşa görmesin"

Fotoğraflarını genellikle flaş ışığı yardımıyla çeken Hüseyin Ezer, Paşa'nın hiç de hoşlanmayacağını bildiği bir fotoğrafı çekmek niyetinin verdiği çekingenlikle, bu kez flaşını kullanmadan çekti istediği fotoğrafı.

Mesleğin kırk yıllık ustası Hüseyin Ezer'in, mesleğin ilk basamağındaki bir turfanda gazeteci heyecanıyla titrediğini gördüm o an. "Bizim işimiz tamam" dedi "Gel çıkalım." Biz, Paşa'nın huzuruna çıkacağız ve elini öpmeden ayrılacağız oradan, ha?

Pöf!

- "Sabret biraz, Hüseyin Abi" dedim "Elini öpmeden çıkacak değiliz ya..."
İsmet İnönü, Yüksek Seçim Kurulu'na verilecek aday listesini imzaladı. Önce Hüseyin Ezer, sonra ben elini öptük, yatak odasından ayrıldık. Birlikte Ulus gazetesine giderken,  otomobilde bana dert yandı Hüseyin Ezer:

- "Parti organı bir gazetede çalışmanın pisliği, işte böyle anlarda ortaya çıkıyor" dedi. "Yıllardan beri karşısındaki politikacıların, bilir bilmez bir biçimde kendisine 'Dinsiz' diye  'Allah tanımaz' diye dil uzattıkları İsmet Paşa'nın, gece yatarken son gördüğü, sabah  kalkınca ilk gördüğü yerde, koskoca bir 'Allahın dediği olur' levhası asılı duruyor. Uçan  sineğin bile giremeyeceği bu odada ben bu yazının fotoğrafını çekiyorum ve gelip  gazetemde yayınlıyamıyorum bu fotoğrafı... Nasıl yanmayayım, şu anda bir parti gazetesinde çalıştığıma..."

Ulus gazetesinin fotoğraf odasında Hüseyin Ezer, filmini banyo edip fotoğrafı kağıda  basınca, gözleri dolu dolu oldu:

- "Bu fotoğrafı Ulus gazetesinde yayınlayacak bir kişi elbette bulunmaz ya, bulunsa bile ertesi gün onu da, beni de kovarlar gazeteden" dedi "Biliyorsun, dinsel inancının, sadece Allah'la kendi arasında olduğu, bu inancının, kendinden başka kimseyi ilgilendirmediği görüşündedir Paşa... Ben bu fotoğrafı yayınlarsam, başta beni olmak üzere, Ulus  gazetesinin tüm sorumlularını kıtır kıtır keser..."

Hüseyin Ezer'in yakınmasını dinledikten sonra, elimi uzattım:

- "Ben bir hayli geciktim galiba" dedim "Haydi, ver o fotoğrafı da, gideyim artık..."

Yüzüme hayretle baktı:

- "Niye verecekmişim bu fotoğrafı sana?" diye sordu.

İstifimi bozmadan devam ettim:

- "Haydi Hüseyin Abi, ver şu fotoğrafı da gideyim, artık" dedim bir kez daha "Ulus gazetesi yayınlamayacağına göre, ver de biz yayınlayalım..."

Hüseyin Ezer, elindeki fotoğrafı birden geri çekti:

- "Sende fotoğraf makinesi yoktu ki bugün orada" dedi. "Bu fotoğrafı benim çektiğimi hemen anlar Paşa... Keser beni, sonra..."

Yine dayattım;

- "Paşa sana bir şey sorarsa, benim gelip, fotoğrafı odandan gizlice aldığımı, yani Türkçesi, çaldığımı söylersin" dedim. "Sen bütün suçu bana at, gerisine karışma..."

Hüseyin Ezer'i güçlükle razı edebildim ve... Elinden rızasıyla alabildiğim o fotoğrafı ilk  uçakla, İstanbul'a, gazeteye postaladım. Fotoğrafın, bir gün sonra bizim gazetenin birinci  sayfasının, en göze çarpan yerinde yayınlandığını görünce Hüseyin Ezer, soluk soluğa bana  geldi:

- "Paşa beni Köşk'e çağırtmış, şimdi oraya gidiyorum" dedi. "Hadi sen de gel..." İsmet İnönü ile Mevhibe İnönüKarşı koyamadım, onunla birlikte İsmet İnönü'nün Pembe Köşk'üne gittik. Yaşamının  hiçbir günü İnönü'nün yüzü herhalde böylesine asık, böylesine kızgın, böylesine öfkeli ve  üzüntülü olmamıştı.

Hüseyin Ezer'i "özel" olarak azarlamak istiyor olmalıydı ki, yanında beni görünce  hoşlanmadı; "Sen niye geldin?" diye sordu. "Ben onunla hesaplaşacağım. Sen şimdi, onun  suçunu hafifleteceğini mi sanıyorsun yani?"

Sigara içerken babası tarafından yakalanmış bir delikanlı gibi başımı önüme eğdim, ellerimi önümde birbirine kavuşturdum, "Hüseyin Abi'nin gerçekten bir suçu yok, Sayın Paşam",  dedim. "Bütün suç bende... İzin verirseniz her şeyi kendi anlatsın da, asıl benim suçumu o hafifletsin..."

Hüseyin Ezer, olayı tüm ayrıntılarıyla, önceden kararlaştırdığımız biçimde anlattı. Hıh...  Kandırabildik sanki, İsmet Paşa'yı... Onun bize o gün orada neler söylediğini, bizi nasıl utandırdığını, şimdi burada tekrarlamaktan utanıyorum. Anne babalarımızdan, öğretmenlerimizden meğer bir ömür boyu öğrenememiş olduğumuz bir devrim dersini o gün, asla unutamayacağımız, bir netlikle ve bir sertlikle İsmet İnönü'den almış olduk.

Hüseyin Ezer bu fotoğrafı çekerek, ben ise onu gazetede yayınlayarak İsmet İnönü'nün, tüm yaşamı boyunca özenle koruduğu Atatürk ilkelerinden birine saygısını gölgelemiştik. İşte bu suçlarımızdan ötürü İsmet İnönü, hem Hüseyin Ezer'in, hem de benim yüzüme  aylarca bakmayarak ikimizi de ağır cezalandırmıştır.

Tam yirmialtı yıldan buyana kulaklarımda birer küpe zarafetiyle değil, birer pranga  ağırlığıyla asılı duran O'nun o gün söylediği sözleri ve o gün açıkladığı inancı, daha sonraki  yıllarda, daha başka yöneticileri tanıdığımda, o zamana değin kulaklarımın uçlarında  taşıdığım bu ağırlıklarını, giderek yüreğimin dibine yığdılar...

İsmet İnönü, "Allah'ın dediği olur" sözüne duyduğu saygısıyla simgelenen dinsel inancını, Allah'la kendi arasındaki çerçevenin dışına asla taşırmamaya gösterdiği böylesi içtenlikli ve böylesi özenli saygınlığıyla, yaşamı süresince "örnek alınması gereken bir devlet adamı" yapısı oluşturmuştur.