"Fıkra"ya tahammülü olmayan adam

Yayın Tarihi : 09 Haziran 2012
10852
Orhan Boran, Türkiye'nin en iyi fıkra anlatan adamıydı. Ancak fıkra anlatmaktan ve duymaktan nefret ediyordu.


Orhan Boran'ı geçtiğimiz günlerde kaybettik. Büyük ustanın anısına, 1968'den kalma bir röportajı yayımlıyoruz...

**********

Radyolarda hemen her gün sesini duyduğumuz, fıkralarına güldüğümüz, «Yuki» nin babası Orhan Boran Türk sanat aleminin en renkli simalarından biridir. Bu sayfada onun hakkında bilmediklerinizi öğrenecek, onu daha iyi tanıyacaksınız...

Röportaj: Erman Şener / Fotoğraflar: Erol Dernek

Ne kadar düşünürseniz düşünün imkanı yok hatırınıza gelmez! Orhan Boran'ın dünyada en nefret ettiği şey neymiş biliyor musunuz? Eğer kendisiyle özel bir dostluğunuz yoksa, veya «arkadaşının arkadaşı» değilseniz bu sorunun cevabını imkanı yok veremezsiniz. Evet, Altan Erbulak'ın deyimiyle «Türkiye'de fıkra anlatan tek adam» olan Orhan Boran dünyada en çok fıkra anlatmaktan nefret edermiş. «Beterin beteri vardır» derler ya, fıkra anlatmaktan nefret eden Orhan Boran'ın fıkra dinlemeye de hiç ama hiç tahammülü yokmuş. Hatta bu yüzden evinde şöyle böyle 10 yıldır radyo dinlemezmiş. Sebep mi? Ya Orhan Boran radyo açıkken kendinin veya bir başkasının anlattığı bir fıkrayı dinlemek «felâketiyle» karşılaşırsa? Evet, Orhan Boran fıkra anlatmaktan da, dinlemekten de böyle bir riski göze alamayacak kadar nefret ediyor.

(Üstteki fotoğraf: Esprileriyle her gün binlerce kişiyi güldüren Orhan Boran'ın en büyük
özelliklerinden biri az gülmesi.)

Orhan Boran, İstanbullu. 30 Haziran 1928'de Etyemez'de doğmuş. (Ben bunu yıllar önce sahnede yine kendisinden duymuş ve 'şaka' sanmıştım, meğer doğruymuş.) Albay rütbesindeyken şehit olan askeri doktor Ali Hikmet Bey'le Fatma Talia Hanım'ın tek çocukları. Edremit Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirdikten sonra Galatasaray lisesinin orta kısmına girmiş ve lise son sınıfa kadar orada okumuş. Lise son sınıfa geçtiği zaman Türk Hava Kurumu pilot yetiştirmek için bir gönüllü kampanyası açmış. «Dört göbek asker bir ailenin çocuğu olan» Orhan Boran da tabii hemen gönüllü yazılmış. 88 öğrenci Türkiye'nin dört bir tarafından gelip Ankara'da toplanmışlar ve bir taraftan kurs görürken, bir taraftan da tatbikata başlamışlar. Hepsi de 2 yıl sonunda pilot olmanın hayaliyle yaşıyor... Tam pilotluğa 6 ay kala, bir paraşütle atlama sırasında Orhan Boran sakatlanmaz mı? Tabii hemen okuldan çıkarılmış, İstanbul'a dönmüş ve 1945-1946 döneminde liseyi bitirmiş.

Liseyi bitirir bitirmez Şehir Tiyatrosu'na girmiş. Orhan Boran ilk olarak «Ceza Kanunu» adlı piyesle sahneye çıkmış, iki yıl sonra da tiyatro bilgisini ilerletmek için Edebiyat Fakültesi'ni yarım bırakıp Fransa'nın yolunu tutmuş. Orada önce Les Mathurins Tiyatrosu'nda çalışmaya
başlamış. Bu arada bir gece kulübünde «kabare komikliği» dediği showman'liği görüp beğenmiş ve 1948 yılının sonlarına doğru Chez Carrere adlı gece kulübünde sahneye çıkıp show yapmaya başlamış. (Yani Orhan Boran bugünkü işine bundan tam 19 yıl önce Fransa'da başlamış.)

(Üstteki fotoğraf: İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Orhan Boran'ın kitaplığında bu dillerden kitaplar yer alıyor.)

Sonra vatan hasretiyle anne hasreti birbirine eklenmiş ve yurda dönmüş. Tabii gene Şehir Tiyatrosu'nda çalışmaya başlamış, ama gönlünde hala tadına doyamadığı «kabere komikliğinin» özlemini taşıyarak. Oysa, o yıllarda Türkiye'de, bırakın «kabere komikliği», «takdimcilik» bile pek bilinenbir iş değil. Takdimciliği sadece Ferdi Tayfur yapıyor, o da arada bir. Tanışmışlar ve Orhan Boran'ın, «Bugün 40 kuruş kazanıyorsam 39'u onun sayesindedir» dediği Ferdi Tayfur onun elinden tutmuş. Lanse etmiş, «tutunsun» diye kendi programını yarıda kesip onu sahneye çıkartmış.

Biliyorsunuz Ferdi Tayfur son günlerini çok kötü şartlar altında geçirmişti. Konuşmasının burasında o günleri hatırlayan Orhan Boran gözlerinde biriken yaşları siliyor ve, «Ben o sırada Londra' daydım. Herşey olup bittikten tam 1,5 ay sonra bana haber verdiler» diyor ve ilave ediyor, «Yoksa benim elim ayağım tutarken onu öyle bırakır mıydım hiç?»

Orhan Boran 1953 yılında Uğur Başaran'la evlenmiş. 1955 yılında bir kızları dünyaya gelmiş. Ama geçinememişler, ertesi yıl da ayrılmışlar. Orhan Boran'ın tek çocuğu olan Arzu halen Ankara'da, Özel Yükseliş Kolejinde okuyor. 1957 yılında Orhan Boran'ın başından bir nikah daha geçmiş. «Doğma büyüme Modalı olan Elizabeth Birindi ile evlenmiş. Bu evliliğin hoş bir de hikâyesi var.

Evlendiklerinin haftası Londra'ya gittikleri için İstanbul'da Orhan Boran'ın evlendiğini pek duyan olmamış. Dönüşünde yanında bir kadın olduğunu görenler (Üstelik adı da Elizabeth olunca) hemen, «Orhan Boran bir İngiliz'le evlenmiş» demeye başlamışlar!

VE YUKİ...

Yuki'yi bilmeyenimiz var mıdır? Ama herhalde çokları bu sevimli yaratığın nerede doğduğunu, nasıl doğduğunu pek bilmezler. Yuki, Londra'da BBC stüdyolarında program montajı yapılırken bir yanlışlık sonucu dünyaya gelmiş! Evvelce dinlenen yerleri bir daha dinleyip boşuna vakit kaybetmemek için teybin devrini çoğaltmışlar. Tabii o sırada normal ses de acayip bir ses olup çıkıvermiş. «Hani 45'lik plağı 33 devirde çalmak gibi» Çıkan sese gülen İngilizlere bakan Orhan Boran, «Bunu anlaşır hale koysam, esprilerle süslesem herhalde çok enteresan olur» diye düşünmüş ve BBC ile yaptığı mukavele bitip de yurda dönünce hemen düşüncesini tatbik etmiş.

Orhan Boran bakın «Yuki» programlarını nasıl hazırlıyor: Önce teyp hazırlanıyor ve Orhan Boran, «Orhan Boran» olarak konuşuyormuş. Tabii bu arada Yuki'nin konuşması gereken yerler bantta boş bırakılıyormuş. Sonra band tekrar başa alınıyor ve Orhan Boran bu defa da «Yuki» olarak konuşuyormuş. Bu ikinci konuşma sırasında teybin devrini yükseltmek için 2,5 mm.'lik bir pimden faydalanıyormuş. Unutmadan şunu da hemen ekleyeyim: Teyp çabuk dönünce konuşmalar tabii pek net anlaşılmıyormuş. Onun için Orhan Boran «Yuki» olarak konuşurken hem kelimeleri iyice yayıyor, hem de normalden çok daha ağır konuşuyormuş.

(Üstteki fotoğraf: Evinin salonunda asılı duran «Orhan Boran'a» adlı şiiri Ümit Yaşar kendi el yazısıyla yazıp ona hediye etmiş. O da çerçeveletip kara kalem portresinin altına asmış.)

Orhan Boran'ın programlarını önce, «Hayatımda annemle birlikte saygı duyduğum iki kadından biri,» dediği Elizabeth Boran hazırlıyor. Orhan Boran da bunun üzerinde gerekli tashihleri yapıp halk önüne çıkmaya hazır hale getiriyormuş.

Belki bunu okuyunca içinizden «Ondan sonra n'oluyormuş?» diyecekler vardır. Ben de merak edip sordum. Eğer o program seyircisiz hazırlanan bir reklam programıysa Orhan Boran 700 lira alıyormuş, yok seyirci karşısında veya bizzat seyircilerle yapılan bir programsa 1000 lira.