Elif Güney'in hikayesi böyle başladı

Yayın Tarihi : 12 Ocak 2012
41574
Yılmaz Güney, kızı Elif Güney'i ilk olarak doğumundan 4 gün sonra hastanede gördü, yarım saat kalıp, İzmir'deki film setine döndü.


Yılmaz Güney'in Paris'te yaşayan kızı Elif Güney Pütün'ün yazdığı "Bir Odadan Bir Odaya" adlı kitap ve sonrasında Ayşe Arman ile yaptığı röportaj büyük ses getirdi. Biz de size Elif Güney Pütün'ün babasıyla ilk günlerinin öyküsünü sunuyoruz. 

*****

Yılmaz Güney ile Can Ünal nikahlı değillerdi, ancak kızları Elif'in dünyaya gelmesi onları nikahtan daha fazla birbirine bağladı.Mustang marka araba Beşiktaş'tan Akaretler yokuşuna canavar gibi sesler çıkararak tırmandı. Beşiktaş Kulübü'nün üstündeki sokağa saptı. Soldaki apartmanın önünde sert frenler yaparak durdu, içinden inen esmer, zayıf adam hızla merdivenleri tırmandı. Asansörü beklemeye tahammülü yoktu. Uçar gibi dördüncü kata gelmiş ve zile basmadan açılan kapıdan içeri dalmıştı. Hemen evin arka sokağa bakan yatak odasına girdi. Bir çocuk karyolasında yatan ufak bebeğin başına geçti. Onu gören sarı saçlı genç kadın peşinden gelmişti. İkisinin bakışları, karyolasında tüller altında uyuyan bebeğin üzerinde birleşti. Erkek uzun uzun karşısındaki kadına baktı, sonra da çocuğa...

Kadın erkeğin elini çekti. "Uyandırma onu, şimdi uyudu" dedi. Erkek kabul etmedi, bebeğin elini tuttu. Önce öptü, sonra uzun uzun kokladı: "Uyansın babası geldi" dedi.

- "Uyanırsa ağlar, ama..."

- "Zarar yok, ağlasın da sesini duyayım, ona bir aydır hasretim... Geceleri rüyama bile giriyordu."

Yılmaz Güney, Elif'in minik elini öperken, 'Dünyadaki hiçbir sevgi evlat sevgisine benzemiyormuş' diyordu.Erkek, yerli filmciliğin 'Çirkin Kral"ı Yılmaz Güney, kadın da, uzun yıllar birlikte yaşadığı halde bir türlü nikah kıymadığı Can Ünal'dı.

Can Ünal, Yılmaz'ın en kötü günlerinde ona destek olmuştu. Nikahlı değildi, ama nikahlı kadınlardan daha yakındı erkeğine... Can, böyle söylüyordu. Gerçek de böyle görünüyordu.

Tam 30 gün önce, 3 Ağustos 1966'da doğmuştu kızları Elif. Yılmaz ona "Elif" değil "Güney" diyordu. "Erkek de olsa, kız da olsa çocuğuma Güney adını vereceğim" demişti.

Yılmaz Güney kızı "Güney"i kucağına aldı, havalara kaldırdı. Bebek uyanmıştı ama ağlamamıştı.. Babasını görünce sevinmişti bile... Ona dikkatle bakıyordu. Tanımıştı sanki... Ufacık parmaklarıyla Yılmaz'ın elinden tutmak istedi. Olmadı. Yılmaz kızına parmağını uzattı. Güney, babasının serçe parmağını tutabildi.

Yılmaz Güney, yeni doğan kızına 'Güney' adını verirken, 'Göbek adı da Elif olsun' dedi.Bu "üçlü" mutluluk olayı 2 Eylül 1966 sabahı saat 9.55'te geçiyordu. Tam bir ay önce Can Ünal, "Güney"i dünyaya getirmişti. Haberi alan Yılmaz Güney, İzmir'den "Karıcığım, yavrumun ve senin gözlerinden öperim" diyen bir telgraf gönderiyor ve dördüncü günü de uçağa atladığı gibi hastaneye geliyordu.

6 numaralı odada Can Ünal yatıyordu. Yılmaz gelince çocuğunu ona gösterdiler. 3 kilo 65 gram ağırlığında bir insan yavrusu... Yılmaz Güney, ilk çocuğuna biraz hayret biraz da hasretle baktı. "Bana benziyor kız Can" dedi. "Tabii sana benzeyecek, babası değil misin?" diye cevap geldi.

Yılmaz, Can'a "Kız" diye hitap ediyordu. O gün hastaneye öğleden sonra da geldi. Yarım saat daha oturdu. Sonra kızına ve Can'a veda edip yeniden İzmir'e gitti. İzmir'de yalnız değildi, yanında Nebahat Çehre vardı. "Eşrefpaşalı" filmini çeviriyorlardı. Onunla da karı-koca hayatı yaşıyorlardı. Filmin çekimi bir ay sürdü. Bu esnada bazen seviştiler, bazen kavga ettiler. Aşkları fırtınalıydı.

Nihayet 1 Eylül gecesi arabasına atlayan Yılmaz Güney, sağına "Nebahatciğini" alıp İstanbul'un yolunu tuttu. Gece sabaha karsı İstanbul'a, Aydede Caddesi'ndeki Kıvılcım Apartmanı'na geldiler. Burası Nebahat'in eviydi. Sabah, Nebahat'i evde bırakan Yılmaz, Beşiktaş'a indi ve oradan Yeniyol Sokağı'ndaki Park Apartmanı'na geldi. Burada Yılmaz'ı "Karım" dediği Can Ünal ile kızı Güney bekliyordu.

Küçük "Güney" bir ayda bir kilo artmış, 4 kilo 60 gram olmuştu. Yılmaz'ın masrafı da artmıştı, "Oldsmobil"ine 110.000, "Mercury"ye 55.000, "Mustang"e 70.000 lira ödemişti. Can'ın hastane masrafları, Nebahat'in kostüm harcamaları, İzmir'de etrafına bir hayli misafir toplayıp verdiği ziyafetler...

Minik Elif, annesi Can Ünal'ın kucağında..."Çirkin Kral"ın "prensesi"nin fotoğraflarını çektikten sonra, milyonlarca sinema seyircisinin merak ettiği soruyu sorduk:

- "Nebahat ne olacak? Onunla evlenecek misiniz?"

Kaşları çatık, düşünmeden cevap verdi:
- "Hiçbir şey neticeyi değiştirmez. Nebahat'e söz verdim, onunla evleneceğim."

Yılmaz'ı bırakıp Can Ünal'a aynı soruyu sorduk:

- "Ne dersiniz, Nebahat meselesi için?"

- "Vallahi, ne diyeyim? Levent'teki evime Yılmaz'la geldi, yemeğimi yedi, kahvemi içti. İyi kızdır. Yalnız o nikâah beklerken çocuğu oldu Yılmaz'ın... Bu Nebahat'e bir sürpriz... Ona da acıyorum... O da insan... Onunla evlenirse bir yanda çocuğu ve ben kalacağım... Yılmaz ortada kaldı... Böyle olmasını istemezdim, ama oldu... Manzarayı siz de görüyorsunuz..."

Gerçekten Yılmaz Güney, Can Ünal ve küçük Elif Güney bu problemin üç düğümü idiler. Eğer bu üç düğüme bir de Nebahat Çehre'nin evliliği katılırsa düğümlerin sayısı dörde çıkacak ve "Gordiyon düğümü" gibi ancak İskender'in kılıcı ile kesilebilecek...

Acaba Yılmaz Güney, ona bir çocuk veren Can Ünal'ı (Fikret Hakan'ın Neşecan Paşmak'a yaptığı gibi) nikahlayıp "resmi karısı" mı yapacak? Yoksa küçük Elif Güney'i bir kenara bırakıp, Yılmaz'dan başka bir hayli kişi ile flört eden Nebahat Çehre'yi mi nikahlayacak?

Kendisine "Biz Anadolu erkeğiyiz" diyen Siverekli çocuğun bir Avrupalı gibi davranıp davranmayacağını yakında göreceğiz. Evlenilecek kızlarda her şeyden önce flört etmemek gibi özellik arayan bir ortamda yetişen Anadolu çocuğu Yılmaz Güney bakalım ne yapacak?

(Ses Dergisi - 10 Eylül 1966)