21 kişinin katili Hrisantos nasıl öldürüldü?

Yayın Tarihi : 25 Ekim 2017
1620
İstanbul'un gördüğü en azılı seri katil olan Hristo Anastadiyadis Ahilya'nın, Selda Alkor'un babası Muharrem Alkor'un da içinde yer aldığı film gibi öyküsü...

 

Mütarekenin acı günlerinde İstanbul'daki bazı yerli Rumlar, sevmedikleri ve daha ziyade intikam hırsına düştükleri Türkler'i, olmadık iftiralarla, işgal kuvvetlerine şikayetle cezalandırılmalarını sağlıyorlardı.

Hele Galata'nın Venizelos'cu Rumları ile Tatavla (Kurtuluş) ve Yenişehir'in külhanbeyi geçinen Rum gençleri, îngilizlerin himayesinde bu mıntıkalarda bela kesilmişlerdi. İşte bunlardan biri de mel'anetlerinin akisleri yıllardan beri süre gelen Hrisantos'tu.

Yurdumuzda türeyen bugüne kadar gelmiş geçmiş caniler arasında; bilhassa bir numaralı polis düşmanı olarak Türk polis tarihine geçmiş olan bu canavarın kirli hayatı, çeşitli roman ve sinema konularına girmişse de, maalesef hiçbirinin hakikatle ilgisi yoktur. Gerçi bu azılı katil eninde sonunda öldürülmüştü. Ama kim tarafından?

Çok kimseler bu şerefi kendilerine mal etmiş, heyecanlı takip ve baskınlarla onu yok ettiklerini ileri sürmüştür. Nihayet olaydan 50 yıl sonra, yorucu araştırmalarla, «Ben öldürdüm! Sen öldürdün!» diye kahramanlık yarışmasına girenlere aşağıdaki hakikati vermeye muvaffak olduk.

13'ü polis olmak üzere 21 cana kıyan Hrisantos'un asıl adı «Hristo Anastadiyadis Ahilya»dır. 26 Eylül 1914 tarihinde henüz 16 yaşında iken sabıkalandığında, alınan 4741 sayılı parmak izi fişinde «Hristo Veled-i Ahilya - Doğum yeri: İstanbul, tarihi 1314 (1898), tabiyeti: Osmanlı, mezhebi: Rum, Sanatı: Terzi çırağı» yazılıdır.

Genç yaşına rağmen bir dönem İstanbul'da adeta terör estiren Hrisantos'un ilk sabıka fişi...Beyoğlu Papazköprü semtinde bakkal Yorgi'nin evinde dünyaya gelen Hrisantos'un babası Ahilya, 1910'da Atina'ya gitmiş ve bir daha hayatından malumat alınamamıştır. Annesi ise Derviş Sokağı (Peremeci Sokağı)ndaki umumhaneci Andernohin'dir. Kendisinden beş yaş büyük olan Latarnacı Koço adında ağabeyi ile bir de kız kardeşi vardır.

Küçükken ağabeyi Koço ile birlikte tramvaylarda yolcuların para çantalarını kapıp kaçar, bazen de umumhanelerde zamparaların elbiselerinden söğüşçülük usulüyle para çalardı. Aynı zamanda cinsi sapık olan bu çocuğa, Sakızlı meyhaneci Deli Panayot ile Sarı Hristo delicesine aşıktı. Hatta bu kıskançlık sebebiyle de Deli Panayot rakibini bıçakla öldürmüştü.

Önceleri Kasımpaşa Emincami mahallesinde oturan Hrisantos, tanınmaya başladığı 1915 yılında 17 yaşında bulunuyordu. Yol kesme işlerinde ustası Zafiri'yi çoktan geçmiş, hırsız çetesinin reisi olmuştu. Bu iki serseri ekseriya haşarat yuvası haline gelen Galata'da Acem Ali'nin kahvehanesi ile Bülbülderesi'ndeki kahvehanede kumar oynardı... Kısa zamanda çetesi genişlemiş ve kadrosuna Zafiri, Makarnacı Niko, Hariton, Panayot, Demirci Andon, Lazari ve Fantoma Mehmet'i almıştı.

1915-1918 yılları arasında faaliyet sahaları Tatavla, Papazköprü, Dolapdere, Sinanköy, Bülbülderesi ile Beyoğlu'nun arka sokakları idi.

Hrisantos operasyonundan sonra 'Mecidiye nişanı' verilen ve emniyet amirliğine terfi eden Muharrem Alkor, komiser muavini olarak seri katilin peşine düştüğü dönemlerde...Hrisantos'un ilk cinayeti 1918 yılında Boğazkesen'de sütçü Recep Usta'nın katli olup, ilk polis şehidi de Taksim merkezi mürettebatından 2873 yaka sayılı Mehmet Efendi'dir. Bu memur, yağmurlu bir gecede Dolapdere'den Sinanköy'e çıkan yokuşta, Madam Despina'nın imdat istemesine koşarken, Hrisantos tarafından kahpece öldürülmüştü. O sıralarda Arap Mesut ile Galip adındaki serseriler de çetesine iltihak etmişlerdi. Böylece Hrisantos sağında Zafiri, solunda Hariton ve avanesiyle, Beyoğlu'na dehşet vermeye başladı.

Bir pazar günü Sinanköy karakolunu basarak Komiser Muavini İsmail'i başından tabanca kabzasıyla yaralamıştı. 15 Temmuz Cumartesi günü, Beyoğlu Karnavola Sokağı'nda karşısına dikilen Komiser Fahri'yi de öldürdükten üç ay sonra; avanesiyle birlikte Ziba'daki bir içki aleminden gece yarısı avdetinde, karşılaştığı Taksim merkezinden Komiser Muavini Hüsnü ile polis memuru Ali'nin tabancalarını alıp giderken, polis memuru İbrahim tarafından peşinin bırakılmadığını görünce, onu da şehit etmişti.

Polis düşmanı katil rahat durmuyordu. Soğuk bir kış günü Dolapdere'de ağabeyi Koço'nun esrar tekkesinden arkadaşı Zafiri ve muhbiri Hulusî ile çıkıp da, Avangeliya Kilisesi'ne yaklaştıkları sırada, duvar dibinde ayakkabılarını boyamakta olan polis memuru Abdurrahman'ı vurdular. Yine polis memuru Cemal'in can verdiği ve polis memuru Hüseyin'in de ağır surette yaralanmasıyla sonuçlanan Bülbülderesi'ndeki kahvehanede vukua gelen olaydan sonra, bir silahlı çatışmada polis memuru Osman öldürülmüş, Hrisantos ise omuzundan yaralanmıştı.

1933 yılının Mart ayına ait bu fotoğrafta, Muharrem Alkor, Tokat'ta görev yaptığı yıllarda görülüyor...Ocak ayında Taksim'deki Çeşme Sokağı'nda sıkıştırılan şerirler, bu defa sivil polis memuru Nuri'yi kanlar içinde yere sererek kaçmaya muvaffak olmuştu. Bunu, Mart ayında bir gece Galata'da kilise arasındaki Todori'nin meyhanesinde, mıntaka devriyelerinden Mehmet'in öldürülmesi takip etti. Hrisantos bu suretle 13. cinayetini işlemiş oluyordu.

Hrisantos'un taraftarları onu Panaiya'nın (Allah) koruduğunu söylerlerdi. Hakikatte ise, bulunduğu muhitte soydaşları tarafından geniş himaye görüyor ve sıkıştırıldığı yerde, istediği kapı açılıyordu. Ele geçmemesinin bir sebebi olarak da, polisten kovulma Hulusî ismindeki bir hainin çeteye muhbirlik edişi gösterilir.

Artık Hrisantos'un bu seri cinayetlerine bir son verilmesi gerektiği düşünülüyordu. O devirlerde İstanbul Emniyet İkinci Şube Müdürü Nevzat (Tandoğan) Bey ve muavini de Hidayet (Demircan) Bey'di. Her ikisi de bu küstah Rum'un bir an evvel yakalanması için gereken her türlü fedakarlığın yapılmasına karar vermişti.

Nitekim ilk hamlede polis memuru Ali Rıza tarafından tertip edilen baskınla Hariton öldürülmüştü. Kısa süre sonra da Zafiri, dostu ile Tepebaşı'nda bir muhallebicide otururken, içeriye giren merkez memuru (Emniyet Amiri) Faik Bey'i tabanca ile karnından yaralamasına rağmen, çabuk toparlanan Faik Bey'in attığı kurşunlarla ölmüştü.

Hrisantos operasyonunda yaralanan polis memuru Cafer Tayyar...Bu suretle en önemli kollarını kaybeden Hrisantos, korkusundan yerini ve ismini değiştirdi. Fakat arkadaşları mutad soygunlara devam ediyordu. Polis memuru Necati ile bekçi Sabri'nin vurulmasından sonra (hastanede öldüler) çete kısa bir müddet Hrisantos'suz görülür. Bir soygun sırasında ise Niko bacağından vurularak yakalandığı zaman, polise yarar bilgiler vermişti. Çok geçmeden kasa hırsızı Demirci Andon, Galata'da Acem Ali'nin kahvehanesinin üzerindeki evde, metresi ile beraber bulunurken, kolundan yaralanarak yakalanmış ve akabinde de Fantoma Mehmet ele geçmişti.

Hrisantos tertip edilen bir karnavalda tanındığını sezince, polis memuru Raşit'i vurup kaçarken, kendisini yakalamak isteyen iki Rum gencinden birini öldürmüştü. Bu olay üzerine İstanbul polisi işi daha sıkı tutup, gruplar halinde takibe koyulunca, artık sonunun geldiğini anlayan Hrisantos, selameti Türkiye'yi terk etmekte buldu. Bir gün sevgilisi Eftimia'yı yanına alarak, gizlice bindiği Gülcemal vapuru ile Yunanistan'a kaçtı.

Ama azılı katıl orada da rahat durmamıştı. Eftimia'ya göz koyan bir jandarma onbaşısını öldürdükten sonra, sevgilisini kaptığı gibi soluğu Selanik'te aldı. Yunan makamlarınca arandığını anlayınca, bu defa gerek soydaşları ve gerekse işgal kuvvetleri tarafından daimi surette himaye gördüğü Türkiye'ye döndü.

Muharrem Alkor'un, Hrisantos olayını anlattığı kitap...Bu sıralarda İstanbul'da Katil Nobar diye biri zuhur etmişti. Hrisantos bununla birlik oldu. Yine bu aralarda, arkadaşı Anesti ile beraber bir Fransız subayını ayağından yaraladıktan sonra, Malatya ve İzmir'e kaçarak, oralarda iki ay kadar saklandı.

İstanbul'a geldiği zaman anlaşmalarına göre kendisine afyon verecek olan bir gümrük memurunu, arkadaşı Anesti ile bir olup, Tophane rıhtımında bıçaklayarak cesedini denize attı. Hrisantos yine mel'anetlerine başlamıştı, bela arıyordu.

Bir gece de Tepeüstü'nde arkadaşları Aleko, Marko ve Galip ile bir olup, 20 kadar yolcusu bulunan tramvayı durdurarak, içindekilerin paralarını alıp sıvışmışlardı. Böylece kendi hamilerini de rahatsız edecek kadar işi ileri götüren Hrisantos'u kimse çekemez oldul. Vücudunun bir an önce ortadan kalkmasını isteyenler çoğalmıştı. Nerede ise ihbarı kendileri yapacaklardı.

Nitekim bu durumdan istifade eden Galatasaray merkez memuru (Emniyet Amiri) Bahri Paşazade Kemal Bey, Hrisantos'u çocukluğundan beri tanıyan ve her an yannıa yaklaşabilen Agaton Gargaraça adında bir balıkçı ile anlaştı. Mesele ancak bu suretle sonuçlanabilirdi. Zira bir defa Laz Tufan ile Kıranta Yakup'u araya koymuş, fakat bu ikili karşılaştıkları kahvehanede şeririn kendini acındıracak sözlerine kanarak, onu güya müdafaasız öldürmeyi kabadayılıklarına yakıştırmamıştı.

1952 yapımı İstanbul Kan Ağlarken adlı filmde, Hrisantos'u, Kani Kıpçak canlandırmıştı.Merkez memuru Kemal Bey ile Agaton Gargaraça arasındaki mutabakattan kimsenin haberi olmadı. Bugüne kadar da olmamıştı ya... Ancak yakalama şekli mıntaka karakolu tarafından yapılacak ve başarı sağlayanlara 2 bin lira ikramiye verilecekti.

Nihayet 7 Eylül 1920 Salı günü hava kararırken, Papazköprü polis karakolu komiser muavini Raşit'in yanma gelen balıkçı Agaton Gargaraça, aradıklarının, ayağından yaralı olarak Direkçibaşı sokağındaki bir evde olduğunu söylüyordu...

Burası, Papazköprü'den yokuş yukarı çıkarken, Yunanlılar'a hizmet eden tulumbacı reisi Kılanti'nin evinin karşısında, o günlerde belediyece kabil-i iskan olmadığına dair raporlu, üç katlı, boş virane ahşap bir evdi. Hrisantos'u gizlice buraya getiren balıkçı, onu alt katın arka tarafındaki çöplük haline gelmiş mutfakta, evinden getirdiği yatağa yatırmıştı. Bir asker beyliğinin yarısını yatağın üzerine sermiş, diğer kısmını da şeririn üstüne örtmüştü.

1969 tarihli 'Üç Namus bekçisi ve Hrisantos' filimini Kayahan Arıkan yönetti.Komiser muavini içkiye düşkün bir kimseydi. Ummadığı anda aldığı ihbarı, o an için sonuçlandırmaya ne hali ne de kadrosu müsaitti. Bir ara kendini toplayan karakol amiri Raşit, durumu telefonla Dolapdere Merkez Başkomiseri Hasan Tahsin Bey'e bildirirken, Agaton Gargaraça da, az evvel yanında ayrıldığı Hrisantos'un şüphelenmemesi için bulunduğu yere dönmüştü.

İhbarın diğerleri gibi doğru olup olmadığının tahkiki maksadıyle görevlendirilen Komiser Muavini Muharrem (Alkor) ile samimi meslekdaşı polis memuru Cafer Tayyar, az sonra Papazköprü karakoluna geldiler. Gecenin bir hayli ilerlemiş saatinde alt kat koridorda Komiser Muavini Muharrem'in sesi geliyordu:

- "Akşamcılar da dahil, bütün memurları kaldır!"

Daire nöbetçisi Eyüplü Naci telaşa kapılmıştı. Emri veren amiri değildi ama kendisininki fazla içkiden çoktan odasına çekilmişti. Gürültüye uyanan polis memuru Şükrü (Güzel) çağırılmadığını duydu ancak kendiliğinden giyinerek aşağıya indi. Buna Komiser Muavini Muharrem'in canı sıkılmıştı. Sert bir çıkışla "Sen niye geldin?" diye sordu. Polis memuru Şükrü'nün "Kızmana sebep yok, memur aramıyor musunuz? Bu karakolda olduğuma göre, benim de olanlardan haberim olması gerek" cevabına karşı Muharrem de "Madem ki kalktın, söyleyeyim" diyerek meseleyi ona da açtı. 

Fakat bu defa merkezden gelen dokuz ve karakoldan toplanan beş memur ki, toplam 14 kişi, tartışmaya koyuldu. "Tutalım mı? Yoksa vuralım mı?" deniyordu. Heyecanlanan Şükrü Efendi'nin teklifi yerinde idi:

- "Yakalasak, nasıl olsa işgalciler elimizden alacak. Öldürelim daha iyi!"

Bu konuşma arasında Nasrıçlı Mustafa ile Beşiktaşlı İbrahim adındaki iki polis memuru, gözcü olarak viran eve gönderilmişti. Tahtaperde dışında pusuya yatan bu iki memur, gelecek olan arkadaşlarını beklemeye koyuldu.

Muharrem Alkor ve kızı ünlü oyuncu Selda Alkor...Vakit hayli ilerlemişti. Hrisantos'un yanına dönen Agaton Gargaraça, polislerin gecikmesinden endişe ediyordu. Acaba ihbar edişini Rumlar da duymuş muydu? Bir ara yattığı yerde olanlardan habersiz derin uykuya dalan Hrisantos'a baktı, sonra ani bir kararla eli belindeki tabancaya gitti.

Birbiri ardı sıra patlayan silah seslerini işiten karakoldakiler, hemen harekete geçerek olay yerine geldikleri zaman, evvelce gönderdikleri iki polisi, azılı katilin başı ucunda ellerinde tabancaları solduğu halde beklerken gördüler. Bu defa Muharrem ile Cafer Tayyar da birkaç el daha ateş ettilerse de Hrisantos, Agaton Gargaraça'nın kurşunlarıyla çoktan can vermişti.

Hrisantos'un cesedi ertesi günü gönderildiği Sinanköy kilisesi papazına zorla kabul ettirilerek, yakındaki mezarlığa gömdürüldü. Olay kısa zamanda etrafa yayılmıştı. Kimse onun öldüğüne inanmıyor, hala Yunanistan'da olduğunu söylüyorlardı.

Ama Agaton Gargaraça tarafından öldürüldüğünü anlayan yakınları, balıkçıyı tehdide başlamışlardı. Müşkül durumda kalan bu adam, evvelce anlaştığı Galatasaray Merkez Memuru Kemal Bey'e müracaat etti. Çare olarak, ailece Samatya'da Sancaktar Hayreddin mahallesinde, bir eve naklettirildi.

Fakat Hrisantos'un ağabeyi Koço, bu evi keşfetmiş ve olaydan iki ay sonra, oturdukları alt kata, intikam hırsıyle bomba atarak; 10 yaşındaki oğlu Aristidi'nin ayağından yaralanmasına ve 14 yaşındaki kızı Panayota'nın da kulağının kopmasıyla yüzünün yanmasına sebep olmuştur (Panayota, Yunanistan'da ölmüştür. Kendisiyle görüştüğümüz Aristidi ise Dolapdere'de sobacılık etmektedir).

Netice olarak Hrisantos'un 21 cana kıydığı bu cinayet serisinde, vurduğu 13 polisten ancak üçü yaralı kalmış, diğer 10'u ise şehadet mertebesine erişmiştir...

(Yazı: İhsan Birinci / Hayat tarih Dergisi - Temmuz 1970)

Not: Selda Alkor'un babası Muharrem Alkor, "Hrisantos'u ben öldürm" adlı kitabında, finali şöyle anlatmaktadır:

"Elektrik fenerini ani olarak odanın içine tuttum. Ve katil kısa süren bir şaşkınlıktan sonra ateş etmeye başladı... Ardından biz de odanın içini mermi yağmuruna tutmuştuk. Şarjörün biri boşalıyor, birini takıyorduk. Hrisantos bir köşede kıvranıyordu. Elektrik fenerimin ışığından istifade ederek, şarjörümdeki son kurşunu üzerine boşalttım. Bu arada, hazin bir hadise oldu. Ben üzerine çullanıp boğuşurken, tabancasından çıkan bir kurşun zavallı arkadaşım Cafer Tayyar'ın karnına saplandı. Ardından Tayyar bir eliyle, Hrisantos'un gırtlağına sarıldı. Ve öteki elindeki tabancasının bütün mermilerini hunhar serserinin ağzına boşalttı."